Sunday, 16 December 2007

İnsan bazen biraz kendi kendine kalmalı...

Gaziantep_188

Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla telefonda konuşuyordum. Bu aralar neler yaptığımla, nerelere gidip neleri tattığımla ilgili konuya geldiğimizde; uzunca bir sessizlik ve düşünme süresi geçirdim. Hiç gizlemeden ona bir süredir aslında çalışmaktan başka bir şey yapmadığımı anlattım. Evet bir süredir galiba gerçekten hiçbir şey yapmıyorum. İşe  gidip gelmenin ötesinde zamanımın %90 ını salondaki bordo koltuğumda; elimde kitaplar ve televizyon kumandası ile geçiriyorum. Ama telefonda vardığımız ortak nokta; insanın bazen bedeninin & zihninin ona yolladığı mesajları dinlemesi ve biz kez olsun onun istediklerini yerine getirmesiydi. Bunun adına kimileri depresyon, kimileri içe dönmek dese de; ebeveynler “yorgunsun kızım tabii ki yatacaksın” dese de geçirdiğim bu 1,5 aylık süre bana gerçekten çok iyi geldi. Zaman zaman kendime itiraf ettiğim gibi belki de bu sürecin sebebi duygusal bir kırgınlık ya da kabullenmesem de bir mağlubiyet olabilir ; ya da fazla seyehat edilen bol uçak biletli bir dönemin ardından ev hasreti de olabilir ama beni iyileştirdiği kesin! Her zaman dediğim gibi sürece değil sonuca bakmak lazım. Evet tamam kendime hiç bakmamış olabilirim, saçlarımı 4 aydır boyatmıyor ve kısmen kırlaşmış şakaklara sahip olmuş, eskisi kadar şık giyinmemiş hatta bazen rüküş bile olmuş olabilirim, “bu kadarı da pes! Tanınmaz haldeler” başlıkları ile afişe edilen Hollywood starları (!) gibi diz yeri yapmış eşofmanlar ile caddelerde gezmiş, gece 22:00 den sonra pijamalarımla kuruyemişçide paparazzilere yakalanmış, “bu da makyaj güzeliymiş” yorumlarına yol açarak makyajsız ortalarda gezinmiş olabilirim; ama iyi ki de yapmışım, şimdi bu satırları yazarken kendimle pek eğlendim. Aslında benim hiçbir şey yapmadım dediğim bu zamanda pek çok kişiden daha fazla şey yaptığımda söylenebilir; okunan bir sürü süreli yayın, pek çok farklı türden ( felsefeye dair, dünyanın kökenine inen, bazen sadece sabunun püf diye üflenen köpüğü, çok mühim bir şahsiyetin biyografisi …liste uzar, gider ) onlarca kitap, ve abartmıyorum 100’lerce film ve bölümlerce dizi ve yepyeni bir yaş. Kendimi dinginleştirirken yanaklarımı da dolgunlaştırdığım kesin ki geçenlerde karşılaştığım bir arkadaşım ki kendisinin de çok zayıf olmadığı ortada “etlenmişsin butlanmışsın” dedi. Bu dönemde kazandığım çok önemli bir dost var ki katkıları yadsınamaz! “Marin Frist”. ABC nin hafif komedi yapımlarından “Men in Trees” bu dönemde en iyi arkadaşım oldu, tam da ihtiyacım olduğu anda 2 bölüm üst üste Fox Life’de belirerek. Dudak bükenler varsa biraz daha düşünsün çünkü o benim yeni idolüm! Bir gün dünyaca ünlü bir best seller yazarı ve ilişki koçu iken; herkesten her şeyden kaçıyor ki - işte bu noktada Carrie Bradshaw’dab bir basamak üste taşıyor kendini- Alaska’da Elmo adlı bir kasabaya yerleşiveriyor, tanrı hepimize kısmet etsin!

Gaziantep_187

İş seyahati için evden çıkmak zorunda kaldığım günlerin birinde kendimi Elmo'da bulamadım ama Gaziantep’te Elmacı Pazarı’nda buluverdim. Yemenici Hayri Usta’nın dükkanını gördün mü diye sordu yaşlı bir amca. Aklıma hemen Açıkhava konserinde Sezen’imin giydiği yemeni elbise geldi ama yanılmışım… Dükkana yaklaşırken anladım ki; yemeni astarsız elde dikilen ve bir eşi daha olmayan deri ayakkabıymış. Ve bu dükkanın ünü gerçekten sınırlarımızı aşmış. Hayri Usta ölmüş ama çocukları geleneği sürdürürken aynı zamanda global dünyada özel bir marka olmanın gururunu da yaşamışlar. Dükkanın duvarında bulunan Brad Pitt’in “thanks fort he boots” diyerek imzaladığı bir fotoğraf da cabası. Antep’te kalan bu tek imalatçı aile yaptıkları ürünlere Truva ve Harry Potter filmlerinde rol verilmesini de sağlamışlar. Pek çoğunu turistik yörelere gönderdikleri renk renk çeşit çeşit deri terlikleri tesadüfen Dalyan’a tatile gelen Warner Bross kostüm departmanından bir görevlinin fark etmesi ile başlayan bu Amerikan Rüyası, Truva filminin tüm ayakkabılarının Gaziantep’teki bu ufacık imalathanede yapılması ile gerçek olmuş. Bu başarılı ortak çalışmanın dükkan çalışanlarının tarzı ve yaklaşımında da farklılığa yol açtığı kesin. Fazla soru sormamanızı ama emeklerini alkışlamanızı öneririm.

Saturday, 10 November 2007

Seni o kadar özledik ki...

10kasim

Sen bizi izliyorsun değil mi? Nereye gitsek, ne yapsak? Çoğu zaman umursamaz, kimi zaman unutmuş görünüyoruz değil mi? Kimi zaman birbirimize hınçla bakıp; dostluğu, birliği, beraberliği, barışı unutmuş görünüyoruz değil mi? Kimi zaman senin bize işaret ettiklerini, öğrettiklerini görmezden geliyoruz değil mi? Kimi zaman yanılıyor olmayı diliyorsun değil mi?

Biz seni o kadar özledik ki… Bir avuç da kalsak, hatıranı yaşatmaya seni anmaya, özlemeye devam edeceğiz.

Rahat Uyu Ata’m…

Tuesday, 30 October 2007

Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim...

Haziran_temmuz_2007_165

Bu aralar hep kendimi bakışlarım uzaklara dalıp gitmiş, parmaklarım isteksizce biryerlere hızlı hızlı vururken, ayaklarımı hiç adetim olmadığı üzere kontrolsüz sallarken buluyorum. Çoğu zaman hafifçe kığırdanıp kendime geldiğimde şakaklarım ıslanmış da oluyor. Kısacası bir huzursuzluk, bir hüzün hasıl oldu bu aralar. Sonbaharın gelişinden mi, yağmurların başlayıp, güneşin nazlanmasından mıdır? Hayır! Uzakların yakın olduğu, gönüllerin bir olduğu, teknolojinin mesafeleri sıfıra indirdiği, tek tuşla heryere herkese her şeye ulaşabildiğimiz, hayatımıza bugüne dek gelip girmiş ve bazen de çıkıp gitmiş herkesi facebook denilen meretle gözler önüne serebildiğimiz böyle bir dünyada aramızdaki uzaklıkların 1000 km. küsürler ile ifade edildiği, yerşekillerinin belirtildiği fiziki haritalarda genellikle koyu kahverengi görünen yurdumun doğusunda gözyaşı var, acı var, öfke var. Sokaklarını arşınlarken içimin huzur, evlerin kapılarına duvarlarına dokunurken içimin yaşam sevinci ile dolduğu, merdivenlerinden çocuklar ile top kuşturarak inip çıktığım, kahvelerinde sıcacık çaylarının dumanını içime çektiğim, ekmek fırınlarının önünde ateş gibi yanan ekmeği sabırsızlıkla kopardığım, kapıyı çalıp tanrı misafiri olmanın değerini hiçbirşeye değişmeyeceğim , etinin – sütünün – yağının – kaymağının – balının tadına destanlar yazsam az kalan memleketimin doğusunda hüzün var. Ben bayrağımızı gördüğüm, marşımızı duyduğum, askerimizi uzaktan seçtiğim her yerde gözyaşına boğuluyorum bu ara. Ne canım dışarı çıkmak istiyor, ne dolaşmak, ne gülmek, ne konuşmak. Çünkü biliyorum ki ne Mardin’deki Kadir’in, ne Diyarbakır’daki Ayşe’nin, ne Urfa’daki Canan’ın, ne Halfeti’deki Mustafa’nın, ne Dara’daki Gülüzar’ın , ne Batman’daki Nedim’in bu günlerde hiç mi hiç keyfi yok. Düşünüyorum ne de çabuk ulaşıp, ne de sıcak dostluklar kurduk, kardeşlerimiz oldu bir sürü, başımı alıp her gidişimde kendimizi oralarda bulduk, huzur için biz bir süreliğine uzaklardayız dedik, iş için her yakına gidişimizde küçük kaçamaklar organize ettik. Peki şimdi? Şimdi yine 20 yıl öncesine döndük. Gitmeyi bırakın aramaya sormaya korkar olduk. Şunun şurasında aylar önce kıyısında çay içerken ayaklarımızı sarkıttığımız Beyaz Su’yun aktığı yerler şimdi mayının patlayıcının yolu olmuş, üzerimize bir hırka geçirip gezdiğimiz dağlarda bayırlarda çelik yeleklerle gezer hatta gezemez olmuşuz. Mayıs ayında “Dargeçit” tabelası yanında çektirdiğimiz fotoğraflarda kalmış tebessümlerimiz. Bu anlamsız savaşın, kan dökmelerin, yitirilen evlatların, babasız kalan yavruların, öğretmensiz kalan okulların, çobansız kalan koyunların kuzuların, korucusuz kalan ormanların, yersiz yurtsuz kalan vatandaşlarımızın bir an önce sonunun gelmesini diliyorum. Bu dilekleri dilerken kimsenin doğacağı yeri seçme özgürlüğünün olmadığı bilinci ile batıda yaşamanın bir lütuf olmaması gerektiği düşüncesi ile hepimizin eş, eşit ve kardeş olduğunu bir kez daha hatırlamak istiyorum. Ve şimdilerde bizlere daha çok ihtiyacı olan tüm kardeşlerimin gözlerinden öpüyorum.  Dün sokaklarda caddelerde tek yürek olan milyonların bugün de aynı düşünce ile bir arada yaşabilmesini ümit ediyorum.

Sakine Abla’mın Mardinli Hasan Abi’me gelin olurken yanında getirdiği yemeni sandığında saklı öyküler gibi bundan sonra Güneydoğu’lu , Doğu’lu kızlarımızın da öykülerinin mutlu sonu olması için dua ediyorum.

Haziran_temmuz_2007_364

Wednesday, 19 September 2007

En son yalanımızı neye söyleyeceğiz?

Farkafis_2

Eskiden dar karayollarında ilerlerken ne zaman bir köprü görsem üzerinde uzaktan seçilemeyen ufak tabelasıyla hemen arabanın arka koltuğunda doğrulur, köprünün altından hızla & coşkuyla akan suyu izlerdim, heyecanla.  Şimdiyse uzunca bir zamandır, yani küstürdüğümüzden beri suları, pınarları, dere yataklarını, yağmur bulutlarını her umutla doğrulduğumda arka koltukta kurumuş çatlamış yataklar ile kuru topraklar üzerindeki yaşam kalıntıları ile karşılaşır oldum. Güzel yurdumun bahar gelmiş memleketlerinde bile görüntü iki ileri bir geri aynı neredeyse. Geçtiğimiz hafta Gölbaşı'ndaydım. Ankara'nın o meşhur sayfiye yeri Mogan Gölü'nün kenarındaydım tam da. Sular çekilmiş; sizdeyin 4 ben diyeyim 6 metre. Ördekler toplaşmış öbek öbek kıyıda. Karabatakların dalıp çıkacak yeri kalmamış, balıkları ise uzun zamandır gören olmamış. Nereye gidersek gidelim durum aynı. İstanbul’da İzmir’de, Bursa’da barajlardaki doluluk oranı %13 e gerilemiş. Oysa ki şundan belki 5 yıl önce hatırlamıyor musunuz? Haber bültenlerinde “barajlardaki doluluk oranı %100 lere ulaştı” başlıklı haberleri.  Bugün büyük deha Sezen Aksu’nun kendi sitesinde yayınladığı yazısında; bir Çin Atasözü’nden bahsediyordu. “ Sular yükselince; balıklar karıncaları yer. Çekilince de karıncalar, balıkları.” Tarihin ilk çağlarından beri dünyanın ve insanlığın akibetine suyun karar verdiğinin en önemli kanıtı değil mi sizce de bu atasözü. Tarih derslerinde biz öğrenmedik mi hep uygarlıkların önemli su kenarlarında, delta ovalarında kurulduğunu. Yıkanmayı, el sabunlamayı, diş fırçalamayı bir kenara bıraktım da dünya elimizden gidiyor farkında mıyız? Kuruyoruz farkında mıyız? Yakında ne balık kalacak, ne de karınca… Ya sıra arılara gelince… O zaman kenarına çöküp başımızı ellerimizin arasında alıp ağıt yakacak bir su bile bulamayacağız. Yine Sezen’in bir şarkı dökülüveriyor dudaklarımdan; her yer kuruduğunda “ son yalanımızı söyleyeceğimiz, alıp akıtıp götürecek bir su bile kalmayacak”

Wednesday, 22 August 2007

Gezginlerin Çocukları

Kapak_tayland

Çok isterdim size bu yazıda benim ufaklıkla şuraları buraları gezdik diye satırlarımı iletmeyi ama yok biliyorsunuz. Bu hiç olmayacağı anlamına umarım gelmiyordur. Çünkü bu sıralar en büyük hayalim, pembe tenli minik ayaklı karpuz kollu benimkini kanguru denilen o harika insan icadı ile takıp omuzlarıma, kafasını da göğsüme yaslayıp dağ bayır gezmek. Çok anaç bir girizgah olduğunun farkındayım ama bu sıralar bende hal böyle. Bu yaz ara ara yaptığım kaçış planlarında bir sürü gezgin aileye denk gelmemin, kumda yürürken bacaklarıma minik ellerin değmesinin de etkisi var galiba. Tanrı göstersin inşallah diyerek gelelim sebeb-i yazımıza.

Görerek öğrenmek, model alarak öğrenmek yaklaşımlarını benimsemiş bir insan olarak; aynı zamanda kan çekmesi, insanın hamurunda olmasına duyduğum inançları da inkar edemem. 5. Yılına besleyip, büyüterek özenle getirdiğimiz biricik Ege’mizde de bunu sürekli gözlemliyorum. Genellikle ebeveynler; çocuklarını genetik olarak yapılandırırken aynı zamanda psikolojik olarak da onlara bence kendilerinden yüksek oranda özellik katıyorlar. İstisnalar olsa da anne babanın ruhundan parçalar katılarak hamuru yoğurulan çocuklar da onlar gibi oluyor. Bizim ufaklığın midye dolma sevmesi, hapşırmak istediğinde güneşe bakarak hapşırması beni hep gülümsetir. Hala girizgah bölümdeyim sanırım.

Bugün size kısaca bahsetmek istediğim bir kitap var. Son dönemlerde ablamla sıklıkla bahsettiğimiz bir konu: Çocukla tatil, çocuklu tatil. Yeni doğan bebekler ile otele gidilemeyeceği, mutfağı da olan hijyeninden emin olunan evler kiralamanın en iyisi olduğu, Çocuğu biraz büyüyen ailelerin daha uzaklara yelken açabildiği, ilk yurtdışı gezisine Ege ile ne zaman çıkılabileceği gibi konuları sürekli enine boyuna konuşuyoruz. Hatta son birkaç yıldır Ege sevdiği için tatillerini Erdek’te anneannesinin zeytinyağlı mis yemekleri ile geçiriyorlar. Pınar Otel’in derinleşmeyen denizinde saatlerce denizde kalıp, büyük şemsiyelerin altında öğlen uykusu uyuyorlar. Ama çok yakında Ege’de uzaklarda olacak.

Gezi izlenimleri çocukların gözüyle farklı mıdır? Çocuklar gezdikleri yerlerde, gördüklerini büyüklerden farklı mı algılarlar? Tatilde nereye gidileceği kararına çocukların etkisi ve katkısı olabiliyor mu? Gibi sorulara yanıt olacak bir yol göstericimiz var artık. “Deniz’in Gezi Günlüğü Tayland” adını verdiği ilk kitabında Müge Aral kızı ile birlikte çıktığı bir yurt dışı gezisinin izlenimlerini çocuğunun ağzından kağıda döktü. Gördüklerini kızının gözünden yorumlamaya çalıştı. Ortaya çok farklı, renkli ve sevimli bir gezi kitabı çıktı. Bu çalışma aynı zamanda Tayland’ın gezilip görülecek yerlerini ve farklı yanlarını tanıtan bir gezi rehberi oldu. Bu gezi kitabı, yurt dışı gezilerine çocuklarıyla birlikte çıkmaktan çekinen Türk anne babaları için de bir rehber niteliğinde. Çocukların yaşı ne olursa olsun, çıktığı seyahatlerin onların yürek ve beyin gözünü açtığı, ilerideki yaşamlarında belirleyici rol görüşü ile şekillenen kitapta; Her seyahatin, görülen her farklı yerin, duyulan her müziğin, algılanan her kokunun, çocuğun dünyasını renklendirdiğine; onun hayal gücünü genişlettiğine ve başka coğrafyalardaki insanları da tanımasını sağladığına dair örnekler veriliyor. Deniz’in o çocuksu, sevimli, afacan gözlemlerinin ve yaptığı yorumlarının, bütün çocukların gezi kültürünü olumlu yönde etkileyeceğini ve değiştireceği ortada. Adam olacak çocuk kendini bu yaşta belli edermiş, Deniz’de büyüyünce babası gibi bir Haberci olacak galiba. Kitabı incelerken; 3 - 4 yaşımda iken ailece yaptığımız yurtgezilerinin şu an bulunduğum noktaya gelmem de ne kadar katkısı olduğunu fark ediyorum. Müge Aral ve Deniz ellerinize, gözlerinize yüreklerinize sağlık. Devamını heyecan ile bekliyoruz.

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

Recent Comments

copyright © 2004-2007