Hacı Baba Şeker Parayı Cepten Çeker
Uzun zamandır (aslında çok uzun sayılmaz, Kasım ayına girdiğimizden beri ) “acaba yaşlanıyor muyum?” diye sorup, duruyorum kendime. Neden mi? Çünkü artık, çoğunlukla “biz çocukken..”, “benim çocukluğumda..”, “biz o zamanlar çocuktuk...” gibi zaman tanımlamaları ile başlayan cümleler kurar oldum. Eskiye dair anılar birikti, sayfalar defterler doldu. Unutmamak, hep hatırlamak adına küçük kağıtlara aldığım notlar kutularından taşar oldu.
Son zamanlarda sıklıkla kendimi, tüm bunları düşünürken buluyorum ama geçen gün gittiğim bir yerde gördüğüm macun tezgahı gözlerimden yaşlar akmasına sebep oldu.
Ve birden çocukluğuma, Bakırköy sokaklarına gidiverdim. Anneannem ve kuzenimi görmek için bazen haftasonları onların Yenimahalle’deki evlerine kalmaya giderdim. Çocukluk işte; o zaman aynı yaşta olduğum ( ki ay farkıyla o benden büyüktü ) kuzenim ile hiç geçinemezdik. Ama bu öyle sıradan bir geçimsizlik değildi. Bazen tam anlamıyla benim saçlarım onun parmaklarının arasında, bazen de onun saçları benim avcumda kalırdı. Neyi ve kimi paylaşamadığımızı bugün bile hala düşünürüz ( o şimdi çok uzaklarda, Amerika Utah eyaletinde okuyor mu acaba bu satırları?). Bu kavgalar çoğunlukla mahalleye gelen macuncunun sesi ve söylediği maniler ile kesilir, sonrasında geçici bir süre tatlı yer, tatlı konuşurduk. Küçücük soplara yaşlı amcanın doladığı renk renk macunlar bizi bambaşka bir diyara götürürdü. Yaşlı amcanın peşinde onun manilerine eşlik ederek çoluk çocuk koşturmak; en güzel şekerlerden bile daha büyük bir lezzetti.
Ve yine aklıma bambaşka tadlar ve onları satan güleç yüzler geldi.
Bizim Kadıköy’de hala ( doğduğumdan beri ) oturduğumuz çıkmaz sokak sanılan Arnavut kaldırımlı küçük sokağımıza haftada bir gelen Horoz Şekerci Amca…
Erdek’te sahilde fırfırlı mayolarımız ile peşinden koştuğumuz, “çocuklar ağlayın ki anneleriniz alsın” , “ağlamayana şeker yok” diye bağıran Pamuk Şekerci Amca…
Müziğini duyduğumuz an; rahmetli babaannemlerin evinden 5 kat merdiveni ikişer üçer atlaya atlaya indiğimiz, arabanın yanına koştuğumuzda soluk soluğa telaşla istediğimiz Amerikan dondurması…
Aksıra, tıksıra poşetlerinden yemeğe çalıştığımız leblebi tozu…
Zaman geçtikçe tadlar doğallığını yitiriyor, kağıtlara sarılmış, jelatinlerde el değmeden paketlemiş sakızlar, şekerler için yıllar sonra duygulanıp, satırlara dökebilecek miyiz hislerimizi? Hangi birisinin adı, tadı kalacak aklımızda?
Asude Hanım merhaba,
mail adresimden beni tanırsınız :)portakal ağacından sürüklenerek bu siteye geldim ve tesadüfen okudum yazılarınızıÖzellikle İstanbul temalı yazılarınıza bayıldım(İstanbulsever olarak),ayrıca bu yazı da beni çok duygulandırdı,çocukluğumun beraber geçtiği,geçmiş zamana ait ortak paylaşımlarımızın olduğu tüm arkadaşlarımızla en çok konuştuğumuz ve özlem duyduğumuz şeyler bunlar...
Posted by:Dila | Saturday, 05 March 2005 at 11:37 AM