♪ Kirpiklerinde bir çiğ tanesi olsam
♪ Ansan o bahçeyi, rüzgarı çağırsan
♪ Mevsim suluboya olsa günlerden mercan
♪ İşte sanki o an…
Yazdan sonbahara geçilen günlerden biri. Hani haber bültenlerinde sıcaklıkların mevsim normallerinde olduğu ancak kuzeyden sert esen poyrazla sıcaklıkların 3 – 4 derece düşük hissedileceğinin anlatıldığı günlerden biri. Bültenler böyle diyor ama ben ne hissediyorum? Benim yüreğimden geçense; ya takvimin şaşmış olduğu ya da rüzgarın hınzır bulutların peşinden gidip yolunu şaşırmış olduğu… Epey sert esiyor, kış gibi. Arada bir de hoyrat iri damlalar düşüyor saçlarıma…
Ada, ada’m, ada’sı, ada’mız… Simsiyah bulutlar, dalgalar arasında gacırdayarak sağa sola sallanan feribotla, kırmızı ojeli tatilcilerin tiz çığlıklarını dinleyip çayımı yudumlayıp gülümseyerek gelinen ada… Akvaryum koyu. Yazın şemsiyelerini dikmek izin çeke çeke getirdikleri peynir tenekelerini paslanmaya terk edip gitmiş tatilciler, kayaların arasına da enerji içeceği kutularını fırlatmışlar, bilmiyorlar ki bu koy enerjisini yıldızlardan alıyor. Arkada kaçamak aşkların elektrikten, telefondan, ışıktan, teknolojiden yoksun ay ışığı ile yaşandığı o güzelim akvaryum pansiyon. Önünde vinçler, beton künkler, inşaat molozları. Üzerinde “sen de mi brütüs ? diye sorarcasına kaşlarını çatan gökyüzünün gönderdiği simsiyah bulutlar.
♪ Çiçek dürbünüydü ebruli sokaklar
♪ Kederli olsa da, güzeldi çocuklar
♪ Sümbülleri çoktan küstürdük
♪ Güller perişan
Solda denize uzanan kayaların üzerinde ; hani o tatilcilerin kıyısı ile romantik dalgıçların koyunu ayıran kayalıkların üzerinde ; camları buğulanmış bir araba. Kıyıda taş sektirmeye çalışıp coşku ile 3 – 4 – 6 diye sayan kıza alkış tutan köpüklü dalgalar.
Kamera yine kayalıklar üzerindeki açık mavi renkli küçük arabaya dönüyor, camlar o kadar buğulu ki; kimi içi fesatların aklına düşüp de dudaklarının kenarına hınzır bir gülümseme düşürtecek kadar. Oysa kamera yaklaştık ça arabanın içinde tek bir kişi olduğu görülüyor. Koyu renk kısa saçları alnına düşmüş, aralarda yüzüyle tezat beyazları ile. Dizlerinin üzerine üzüm desenli bez bir peçete sermiş. Kucağında kocaman bir dilim köy ekmeği… Elinde Ankara operasından emekli soprano İsmet nenesinin yaptığı, üzerinde dereotu demetleri ile imzasını attığı , iç baklalı taze enginar’ın iki parmak saf Erdek zeytinyağı içinde pırıl pırıl parladığı saklama kabını sıkı sıkı tutuyor. İçinde kendi ile verdiği kavga; bir enginar mı yesem bi buçuk mu pazarlıkları… Başını kaldırıp önce denize bakıyor, sonra bulutlara, cama vuran damlaların sesi güçleniyor, teypteki Sezen’in sesini bastırırcasına…
♪ İşte sanki o an
♪ Nubar Terziyan sırtımı okşar
♪ Eski filmler hala o bahçede
♪ Siyah beyaz ağlar
Bırak diyor, hissettiğin neyse yaşa onu; üç enginarı da bir solukta ekmeği zeytinyağına bana bana yiyor… İki damla gözyaşı düşüveriyor yanaklarına bu anın güzelliğinden, arkadaki pansiyona dönüp bakıyor birden içi acıyarak… Diyor ki işte ada…
♪ kırıldı valsimiz tam ortasından baktık uzaktan
♪ sıla olduk birbirimize
Üzümleri, rüzgarı, insanı, yaşattıklarıyla ada sanki bir baharat pazarı …


süper ya saol yazdığın için paylaştığın için.
Posted by: serdar | Tuesday, 14 October 2008 at 11:11 PM
Nubar Terziyan okşadı sırtımı geçti bu yazıyı okurken...tüm kötü sesler birkaç dakikalığına yok oldu etrafımda...oralarda oldum ben de o güzel kızla...o güzeller güzeli kızla...
Posted by: Emir Kurtaran | Monday, 13 October 2008 at 04:43 PM