Yeme içme alışkanlıklarımızı sorguladığımız, yemek programlarının esiri olduğumuz, “sofralarımıza dil uzattırmayız” tartışmalarının ayyuka çıktığı, diet listeleri arasında koştururken yemek hayalleri kurduğumuz, hızlı ve ucuz yemek kültürünün hasıl olduğu günler yaşıyoruz son dönemde. Çok değerli biz yazarın dediği gibi bir de hepimizin "sonradan gurme" olma durumumuz var. Bir ailenin tek ve en mahrem buluşma alanı olan yemek masaları artık pek çok evde yerini tepsilerin içinde alelacele yemek yenen sehpalara bıraktı. Geçtiğimiz günlerde ulusal bir kanalda her hafta yayınlanan bir dizide dikkatimi çekti: Otel yöneticiliği yapan yetişkin kız çocuğu olan bir ailede yemek & kahvaltı tüm öğünleri ailenin 3 ferdi, sehpada ve önlerindeki tepsilerde yiyordu ve özellikle birkaç bölüm dikkat ettim ki ailenin genel yemek yeme şekli alışkanlığı bu idi. Senaryo gereği mi? Yoksa prodüksiyon için daha kolay ve masrafsız olduğundan mı? Yönetmenin çekim üslubundan mı? Kaynaklanıyor bilemedim. Toplumsal mesaj kaygılı dizilerimizin yine bir dikkat çekme hamlesi de olabilirdi ama bu konu beni düşündürdü. Genellikle yemek üzerine ve yemeği pişirenlerin en sık sızlanışlarıdır bilirsiniz “ Saatlerce uğraşıp yapıyorsun, 5 dak.da yenilip bitiyor”. Artarak çoğalan bu sızlanışlar zaman zaman evlerde bile telefonla sipariş sofralarının artmasına, dışarıdan söylense bile tabaklarda servis edilen yemeklerin yerini, kendi kabında kartonunda yenen yemeklere, kendi plastik kasesinde sofraya gelen yoğurtlara zemin hazırladı.
Çocukluğumdan beri evde sofra kültürünün önemini annem her fırsatta anlatırdı, sabah hava bile ağırmadan çaydanlıktan gelen kaynama sesleri ile açmışımdır gözümü hep, 10 dak vakit bile olsa, örtüler silkilir, sofralar hazırlanır, 1 yudum çay bile oturarak içilir bizim evde. Bu ritüel hiç bozulmadı. Evde bir kişi bile olsa, karnı açsa sofra kurar bizim evde; kimse tabağını tepsisine alıp koltukta yemez, akşam yemekleri hep telefonla haberleşilerek hep birlikte yenilir. Tabiat şartlarının zorluğuna rağmen mutfakta ve ev yaşam kültürümüzde bozulma olmaması önemlidir bizim için. Ve her zaman ne pişerse pişsin “yemek sevgiyle pişer” bizde.
Gelelim dışarıda yenen yemeklere. İş yaşamım nedeni ile sık sık dışarıda yemek durumunda kalıyorum, ama tercihim hiçbir zaman ayaküstü yemek, ya da sabah öğünlerini poğaça ile geçirmek olmuyor. İşyerim İstanbul’un trafiği yoğun ama yemek olanakları kısıtlı Kısıklı’da. Yemek sokaklarının köşebaşları Karadeniz yöresinden 1 ölçüye 3 ölçü tereyağı kullananlar ile kesilmiş, araları ise kebapçılar ile pastaneler parsellemişti. Biz ise 16 kişilik ofisimizde her kuşluk vakti “ne yiyeceğiz?” kıvranmaları ile boğuşuyorduk. Ta ki günlerden bir gün pastanelerin arasında sevimli bir komşu gelene kadar.
Uzun süre vitrinde Dağıstan Mantısı Hıngal Yakında Burada! Yazdı. Ve biz merakla bekledik bu yeni mahalle sakinimizi.
Kaynayan Suda bir Dağıstan’lı Hıngal Yakında burada.
Merhaba,
Fırınlanmış harika Hıngal'lar tabakta şahane görünüyor değil mi?
Posted by: Asude | Friday, 06 February 2009 at 03:22 PM
Resim çok güzel duruyor karnım acıktı yalnız o hamur gibi şeyler pişmiş mi? :D
Posted by: Lida | Saturday, 24 January 2009 at 02:26 PM