“O bir sakız ağacıydı, alelade;
Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,
O zaman bu zamandır memnun yerinden;
Seyreder bulutları, göğü, denizi.”
…
Büyük usta Can Yücel’in satırları geldi bugün aklıma sakızlı kahvemi yudumlarken. Sonra düşündüm, ilk kez ne zaman görmüştüm? Hasırcıbaşı’nda Nejat Bakkal’da parmaklarımın üstünde yükselip baktığım tezgahın üzerinde tozlu karton bir kutuda duruyorlardı, ufak bir naylona sarılı şekilsiz ufak birkaç parça saydam… Sonraki karşılaşmamız, tahta kaşıkla içini sıyırdığım muhallebi tenceresindeydi. O zaman annem uzun uzun anlatmıştı, bir gün KBB uzmanı bir doktor da reçeteye yazmıştı, sık sık tıkanan kulaklarım çiğnedikçe açılsın diye. İpe asılı bembeyaz gömlekler için “sakız gibiler maşallah” derdi karşı komşumuz rahmetli Meserret Teyze. Kocaman balonları ağızlarına burunlarına yapıştırarak patlatan küçük kızlarıysa hep imrenerek seyretmiştim aslında, neden mi? Bizimkiler sakız çiğnenmesini pek hoş görmezlerdi. Şimdi fark ediyorum ki; hayatın yılların içinde ufak suluboya fırçası darbeleri gibi yerleşen bu anıcıklar, yıllar geçtikçe bir lezzet yolculuğunun da ilk durakları oldular.
2004 yılı ortalarında ilkbaharın ilk günlerinde; hani İstanbul’da zamanının şaşırmış baharların birden coşkuyla açtığı günlerde Ayvalık’a doğru bir kaçamak yapmıştım, tüm amacım 3 gün boyunca sadece tadım yapmaktı. Sakız’a dair şehir efsaneleri o günlerde kulağıma çalınmaya başlamıştı. Akdeniz iklimini seven ancak kırmızı toprağı daha da çok seven Sakız Ağacı meğer 6000 yıldır bu topraklarda yaşıyormuş. Kardeş kıyılarda; tavşanın dağa küstüğü günlerden birinde bir mübadele yapılmış ( ötesiyle berisiyle pek ilgilenmiyorum ) ve kardeşlerimiz bizden uzaklara gitmek zorunda kalırken bize demişler ki; “gidiyoruz ama bütün hazinelerimiz evlerimizin bahçesinde kaldı”, gözyaşları ile onları uğurladıktan sonra koşarak hırsla dönmüşüz evlere vurmuşuz kazmayı küreği toprağa sakız ağaçlarının dibine, aradığımızı bulamadığımız gibi sakızların kökünden de olmuşuz. Bu hikayeyi dinlerken parmaklarımın arasında Yeni Güler Tatlıhanesi’nin enfes sakızlı kurabiyesini tutuyordum ve anlatanların yalancısıydım.
Eylül ayının sıcak günlerinden birinde Alaçatı’nın sokaklarında bir atölyeye daldım gelişigüzel, içeride yakında baskıya girecek son yemek kitabının telaşında yaşlı bir yazar, yanında incik boncukları soran soruşturan bir sürü bayan ve bahçedeki ağacın gövdesinden yaş gibi sakızını akıttığı sakızı fotoğraflayabilme heyecanını bastırmaya çalışan ben. Yazar yavaşça kalktı ve bir sürü antikanın arasından geçip birlikte çıktık bahçeye, başladı anlatmaya. Yine bir halk efsanesi; Rumlar evlerini bırakıp gittikten sonra; her yıldan daha soğuk bir kış yaşanmış buralarda; birileri ile haber yollamışlar, “sobada en iyi sakız ağacı yanar” diye; “Türkler de bütün ağaçları kesip yakmışlar sobada”. O zamandan bu zamana kırmızı toprağa küsmüş sakız, yetişmez olmuş buralarda. Bizim kıyının sakızları karşı kıyıdan gelir olmuş, tıpkı içimde çalan Eleni Karaindrou’nun melodileri gibi.
Sakız, Mastic; mastika… Söylenişi yazılışı da değişse bence mistik bir güçle; pek çok öykünün baş kahramanı olmuş çıkmış… Günümüzde ise bir iade-i itibar dönemi yaşıyor. Çeşme’de Rumeli Pastanesi’ni pek çoğumuz biliriz, sakız reçellerinin vitrinini süslediği, sakızlı dondurma için önünde kuyrukların uzadığı memleketlilerimin ( biz Selanik yakınlarındaki Doyran gölü kıyısında kurulmuş Akın Köyü’ndeniz ) babadan oğula uzun yıllardır emekle sakız efsanesini yaşattığı şipşirin bir pastanedir. Oradan yayılan sakız kokusu bugünlerde tüm caddeleri, kahve dünyalarını, likör imalatçılarını sarmış durumda…
Ne lezzetli bir öykü değil mi? Burada biter mi? Öyküsü bitse kokusu sinmiş üstümüze, arkası yarın….
Şimdi fark ediyorum ki; hayatın yılların içinde ufak suluboya fırçası darbeleri gibi yerleşen bu anıcıklar, yıllar geçtikçe bir lezzet yolculuğunun da ilk durakları oldular.
Posted by: cilt maskesi | Thursday, 01 September 2011 at 01:55 PM
Merhaba, sakiza bayiliyorum, benimde dedem, anneannem selanikli ta Fransa'lara tasidim ilk defa tadanlar oldu bazilari hic sevemedi, hikayesi olmali sakizin yoksa anlayamiyorlar:)
Posted by: beste | Thursday, 14 January 2010 at 10:04 AM