Sunday, 16 December 2007

İnsan bazen biraz kendi kendine kalmalı...

Gaziantep_188

Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla telefonda konuşuyordum. Bu aralar neler yaptığımla, nerelere gidip neleri tattığımla ilgili konuya geldiğimizde; uzunca bir sessizlik ve düşünme süresi geçirdim. Hiç gizlemeden ona bir süredir aslında çalışmaktan başka bir şey yapmadığımı anlattım. Evet bir süredir galiba gerçekten hiçbir şey yapmıyorum. İşe  gidip gelmenin ötesinde zamanımın %90 ını salondaki bordo koltuğumda; elimde kitaplar ve televizyon kumandası ile geçiriyorum. Ama telefonda vardığımız ortak nokta; insanın bazen bedeninin & zihninin ona yolladığı mesajları dinlemesi ve biz kez olsun onun istediklerini yerine getirmesiydi. Bunun adına kimileri depresyon, kimileri içe dönmek dese de; ebeveynler “yorgunsun kızım tabii ki yatacaksın” dese de geçirdiğim bu 1,5 aylık süre bana gerçekten çok iyi geldi. Zaman zaman kendime itiraf ettiğim gibi belki de bu sürecin sebebi duygusal bir kırgınlık ya da kabullenmesem de bir mağlubiyet olabilir ; ya da fazla seyehat edilen bol uçak biletli bir dönemin ardından ev hasreti de olabilir ama beni iyileştirdiği kesin! Her zaman dediğim gibi sürece değil sonuca bakmak lazım. Evet tamam kendime hiç bakmamış olabilirim, saçlarımı 4 aydır boyatmıyor ve kısmen kırlaşmış şakaklara sahip olmuş, eskisi kadar şık giyinmemiş hatta bazen rüküş bile olmuş olabilirim, “bu kadarı da pes! Tanınmaz haldeler” başlıkları ile afişe edilen Hollywood starları (!) gibi diz yeri yapmış eşofmanlar ile caddelerde gezmiş, gece 22:00 den sonra pijamalarımla kuruyemişçide paparazzilere yakalanmış, “bu da makyaj güzeliymiş” yorumlarına yol açarak makyajsız ortalarda gezinmiş olabilirim; ama iyi ki de yapmışım, şimdi bu satırları yazarken kendimle pek eğlendim. Aslında benim hiçbir şey yapmadım dediğim bu zamanda pek çok kişiden daha fazla şey yaptığımda söylenebilir; okunan bir sürü süreli yayın, pek çok farklı türden ( felsefeye dair, dünyanın kökenine inen, bazen sadece sabunun püf diye üflenen köpüğü, çok mühim bir şahsiyetin biyografisi …liste uzar, gider ) onlarca kitap, ve abartmıyorum 100’lerce film ve bölümlerce dizi ve yepyeni bir yaş. Kendimi dinginleştirirken yanaklarımı da dolgunlaştırdığım kesin ki geçenlerde karşılaştığım bir arkadaşım ki kendisinin de çok zayıf olmadığı ortada “etlenmişsin butlanmışsın” dedi. Bu dönemde kazandığım çok önemli bir dost var ki katkıları yadsınamaz! “Marin Frist”. ABC nin hafif komedi yapımlarından “Men in Trees” bu dönemde en iyi arkadaşım oldu, tam da ihtiyacım olduğu anda 2 bölüm üst üste Fox Life’de belirerek. Dudak bükenler varsa biraz daha düşünsün çünkü o benim yeni idolüm! Bir gün dünyaca ünlü bir best seller yazarı ve ilişki koçu iken; herkesten her şeyden kaçıyor ki - işte bu noktada Carrie Bradshaw’dab bir basamak üste taşıyor kendini- Alaska’da Elmo adlı bir kasabaya yerleşiveriyor, tanrı hepimize kısmet etsin!

Gaziantep_187

İş seyahati için evden çıkmak zorunda kaldığım günlerin birinde kendimi Elmo'da bulamadım ama Gaziantep’te Elmacı Pazarı’nda buluverdim. Yemenici Hayri Usta’nın dükkanını gördün mü diye sordu yaşlı bir amca. Aklıma hemen Açıkhava konserinde Sezen’imin giydiği yemeni elbise geldi ama yanılmışım… Dükkana yaklaşırken anladım ki; yemeni astarsız elde dikilen ve bir eşi daha olmayan deri ayakkabıymış. Ve bu dükkanın ünü gerçekten sınırlarımızı aşmış. Hayri Usta ölmüş ama çocukları geleneği sürdürürken aynı zamanda global dünyada özel bir marka olmanın gururunu da yaşamışlar. Dükkanın duvarında bulunan Brad Pitt’in “thanks fort he boots” diyerek imzaladığı bir fotoğraf da cabası. Antep’te kalan bu tek imalatçı aile yaptıkları ürünlere Truva ve Harry Potter filmlerinde rol verilmesini de sağlamışlar. Pek çoğunu turistik yörelere gönderdikleri renk renk çeşit çeşit deri terlikleri tesadüfen Dalyan’a tatile gelen Warner Bross kostüm departmanından bir görevlinin fark etmesi ile başlayan bu Amerikan Rüyası, Truva filminin tüm ayakkabılarının Gaziantep’teki bu ufacık imalathanede yapılması ile gerçek olmuş. Bu başarılı ortak çalışmanın dükkan çalışanlarının tarzı ve yaklaşımında da farklılığa yol açtığı kesin. Fazla soru sormamanızı ama emeklerini alkışlamanızı öneririm.

Saturday, 10 November 2007

Seni o kadar özledik ki...

10kasim

Sen bizi izliyorsun değil mi? Nereye gitsek, ne yapsak? Çoğu zaman umursamaz, kimi zaman unutmuş görünüyoruz değil mi? Kimi zaman birbirimize hınçla bakıp; dostluğu, birliği, beraberliği, barışı unutmuş görünüyoruz değil mi? Kimi zaman senin bize işaret ettiklerini, öğrettiklerini görmezden geliyoruz değil mi? Kimi zaman yanılıyor olmayı diliyorsun değil mi?

Biz seni o kadar özledik ki… Bir avuç da kalsak, hatıranı yaşatmaya seni anmaya, özlemeye devam edeceğiz.

Rahat Uyu Ata’m…

Tuesday, 30 October 2007

Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim...

Haziran_temmuz_2007_165

Bu aralar hep kendimi bakışlarım uzaklara dalıp gitmiş, parmaklarım isteksizce biryerlere hızlı hızlı vururken, ayaklarımı hiç adetim olmadığı üzere kontrolsüz sallarken buluyorum. Çoğu zaman hafifçe kığırdanıp kendime geldiğimde şakaklarım ıslanmış da oluyor. Kısacası bir huzursuzluk, bir hüzün hasıl oldu bu aralar. Sonbaharın gelişinden mi, yağmurların başlayıp, güneşin nazlanmasından mıdır? Hayır! Uzakların yakın olduğu, gönüllerin bir olduğu, teknolojinin mesafeleri sıfıra indirdiği, tek tuşla heryere herkese her şeye ulaşabildiğimiz, hayatımıza bugüne dek gelip girmiş ve bazen de çıkıp gitmiş herkesi facebook denilen meretle gözler önüne serebildiğimiz böyle bir dünyada aramızdaki uzaklıkların 1000 km. küsürler ile ifade edildiği, yerşekillerinin belirtildiği fiziki haritalarda genellikle koyu kahverengi görünen yurdumun doğusunda gözyaşı var, acı var, öfke var. Sokaklarını arşınlarken içimin huzur, evlerin kapılarına duvarlarına dokunurken içimin yaşam sevinci ile dolduğu, merdivenlerinden çocuklar ile top kuşturarak inip çıktığım, kahvelerinde sıcacık çaylarının dumanını içime çektiğim, ekmek fırınlarının önünde ateş gibi yanan ekmeği sabırsızlıkla kopardığım, kapıyı çalıp tanrı misafiri olmanın değerini hiçbirşeye değişmeyeceğim , etinin – sütünün – yağının – kaymağının – balının tadına destanlar yazsam az kalan memleketimin doğusunda hüzün var. Ben bayrağımızı gördüğüm, marşımızı duyduğum, askerimizi uzaktan seçtiğim her yerde gözyaşına boğuluyorum bu ara. Ne canım dışarı çıkmak istiyor, ne dolaşmak, ne gülmek, ne konuşmak. Çünkü biliyorum ki ne Mardin’deki Kadir’in, ne Diyarbakır’daki Ayşe’nin, ne Urfa’daki Canan’ın, ne Halfeti’deki Mustafa’nın, ne Dara’daki Gülüzar’ın , ne Batman’daki Nedim’in bu günlerde hiç mi hiç keyfi yok. Düşünüyorum ne de çabuk ulaşıp, ne de sıcak dostluklar kurduk, kardeşlerimiz oldu bir sürü, başımı alıp her gidişimde kendimizi oralarda bulduk, huzur için biz bir süreliğine uzaklardayız dedik, iş için her yakına gidişimizde küçük kaçamaklar organize ettik. Peki şimdi? Şimdi yine 20 yıl öncesine döndük. Gitmeyi bırakın aramaya sormaya korkar olduk. Şunun şurasında aylar önce kıyısında çay içerken ayaklarımızı sarkıttığımız Beyaz Su’yun aktığı yerler şimdi mayının patlayıcının yolu olmuş, üzerimize bir hırka geçirip gezdiğimiz dağlarda bayırlarda çelik yeleklerle gezer hatta gezemez olmuşuz. Mayıs ayında “Dargeçit” tabelası yanında çektirdiğimiz fotoğraflarda kalmış tebessümlerimiz. Bu anlamsız savaşın, kan dökmelerin, yitirilen evlatların, babasız kalan yavruların, öğretmensiz kalan okulların, çobansız kalan koyunların kuzuların, korucusuz kalan ormanların, yersiz yurtsuz kalan vatandaşlarımızın bir an önce sonunun gelmesini diliyorum. Bu dilekleri dilerken kimsenin doğacağı yeri seçme özgürlüğünün olmadığı bilinci ile batıda yaşamanın bir lütuf olmaması gerektiği düşüncesi ile hepimizin eş, eşit ve kardeş olduğunu bir kez daha hatırlamak istiyorum. Ve şimdilerde bizlere daha çok ihtiyacı olan tüm kardeşlerimin gözlerinden öpüyorum.  Dün sokaklarda caddelerde tek yürek olan milyonların bugün de aynı düşünce ile bir arada yaşabilmesini ümit ediyorum.

Sakine Abla’mın Mardinli Hasan Abi’me gelin olurken yanında getirdiği yemeni sandığında saklı öyküler gibi bundan sonra Güneydoğu’lu , Doğu’lu kızlarımızın da öykülerinin mutlu sonu olması için dua ediyorum.

Haziran_temmuz_2007_364

Wednesday, 19 September 2007

En son yalanımızı neye söyleyeceğiz?

Farkafis_2

Eskiden dar karayollarında ilerlerken ne zaman bir köprü görsem üzerinde uzaktan seçilemeyen ufak tabelasıyla hemen arabanın arka koltuğunda doğrulur, köprünün altından hızla & coşkuyla akan suyu izlerdim, heyecanla.  Şimdiyse uzunca bir zamandır, yani küstürdüğümüzden beri suları, pınarları, dere yataklarını, yağmur bulutlarını her umutla doğrulduğumda arka koltukta kurumuş çatlamış yataklar ile kuru topraklar üzerindeki yaşam kalıntıları ile karşılaşır oldum. Güzel yurdumun bahar gelmiş memleketlerinde bile görüntü iki ileri bir geri aynı neredeyse. Geçtiğimiz hafta Gölbaşı'ndaydım. Ankara'nın o meşhur sayfiye yeri Mogan Gölü'nün kenarındaydım tam da. Sular çekilmiş; sizdeyin 4 ben diyeyim 6 metre. Ördekler toplaşmış öbek öbek kıyıda. Karabatakların dalıp çıkacak yeri kalmamış, balıkları ise uzun zamandır gören olmamış. Nereye gidersek gidelim durum aynı. İstanbul’da İzmir’de, Bursa’da barajlardaki doluluk oranı %13 e gerilemiş. Oysa ki şundan belki 5 yıl önce hatırlamıyor musunuz? Haber bültenlerinde “barajlardaki doluluk oranı %100 lere ulaştı” başlıklı haberleri.  Bugün büyük deha Sezen Aksu’nun kendi sitesinde yayınladığı yazısında; bir Çin Atasözü’nden bahsediyordu. “ Sular yükselince; balıklar karıncaları yer. Çekilince de karıncalar, balıkları.” Tarihin ilk çağlarından beri dünyanın ve insanlığın akibetine suyun karar verdiğinin en önemli kanıtı değil mi sizce de bu atasözü. Tarih derslerinde biz öğrenmedik mi hep uygarlıkların önemli su kenarlarında, delta ovalarında kurulduğunu. Yıkanmayı, el sabunlamayı, diş fırçalamayı bir kenara bıraktım da dünya elimizden gidiyor farkında mıyız? Kuruyoruz farkında mıyız? Yakında ne balık kalacak, ne de karınca… Ya sıra arılara gelince… O zaman kenarına çöküp başımızı ellerimizin arasında alıp ağıt yakacak bir su bile bulamayacağız. Yine Sezen’in bir şarkı dökülüveriyor dudaklarımdan; her yer kuruduğunda “ son yalanımızı söyleyeceğimiz, alıp akıtıp götürecek bir su bile kalmayacak”

Wednesday, 22 August 2007

Gezginlerin Çocukları

Kapak_tayland

Çok isterdim size bu yazıda benim ufaklıkla şuraları buraları gezdik diye satırlarımı iletmeyi ama yok biliyorsunuz. Bu hiç olmayacağı anlamına umarım gelmiyordur. Çünkü bu sıralar en büyük hayalim, pembe tenli minik ayaklı karpuz kollu benimkini kanguru denilen o harika insan icadı ile takıp omuzlarıma, kafasını da göğsüme yaslayıp dağ bayır gezmek. Çok anaç bir girizgah olduğunun farkındayım ama bu sıralar bende hal böyle. Bu yaz ara ara yaptığım kaçış planlarında bir sürü gezgin aileye denk gelmemin, kumda yürürken bacaklarıma minik ellerin değmesinin de etkisi var galiba. Tanrı göstersin inşallah diyerek gelelim sebeb-i yazımıza.

Görerek öğrenmek, model alarak öğrenmek yaklaşımlarını benimsemiş bir insan olarak; aynı zamanda kan çekmesi, insanın hamurunda olmasına duyduğum inançları da inkar edemem. 5. Yılına besleyip, büyüterek özenle getirdiğimiz biricik Ege’mizde de bunu sürekli gözlemliyorum. Genellikle ebeveynler; çocuklarını genetik olarak yapılandırırken aynı zamanda psikolojik olarak da onlara bence kendilerinden yüksek oranda özellik katıyorlar. İstisnalar olsa da anne babanın ruhundan parçalar katılarak hamuru yoğurulan çocuklar da onlar gibi oluyor. Bizim ufaklığın midye dolma sevmesi, hapşırmak istediğinde güneşe bakarak hapşırması beni hep gülümsetir. Hala girizgah bölümdeyim sanırım.

Bugün size kısaca bahsetmek istediğim bir kitap var. Son dönemlerde ablamla sıklıkla bahsettiğimiz bir konu: Çocukla tatil, çocuklu tatil. Yeni doğan bebekler ile otele gidilemeyeceği, mutfağı da olan hijyeninden emin olunan evler kiralamanın en iyisi olduğu, Çocuğu biraz büyüyen ailelerin daha uzaklara yelken açabildiği, ilk yurtdışı gezisine Ege ile ne zaman çıkılabileceği gibi konuları sürekli enine boyuna konuşuyoruz. Hatta son birkaç yıldır Ege sevdiği için tatillerini Erdek’te anneannesinin zeytinyağlı mis yemekleri ile geçiriyorlar. Pınar Otel’in derinleşmeyen denizinde saatlerce denizde kalıp, büyük şemsiyelerin altında öğlen uykusu uyuyorlar. Ama çok yakında Ege’de uzaklarda olacak.

Gezi izlenimleri çocukların gözüyle farklı mıdır? Çocuklar gezdikleri yerlerde, gördüklerini büyüklerden farklı mı algılarlar? Tatilde nereye gidileceği kararına çocukların etkisi ve katkısı olabiliyor mu? Gibi sorulara yanıt olacak bir yol göstericimiz var artık. “Deniz’in Gezi Günlüğü Tayland” adını verdiği ilk kitabında Müge Aral kızı ile birlikte çıktığı bir yurt dışı gezisinin izlenimlerini çocuğunun ağzından kağıda döktü. Gördüklerini kızının gözünden yorumlamaya çalıştı. Ortaya çok farklı, renkli ve sevimli bir gezi kitabı çıktı. Bu çalışma aynı zamanda Tayland’ın gezilip görülecek yerlerini ve farklı yanlarını tanıtan bir gezi rehberi oldu. Bu gezi kitabı, yurt dışı gezilerine çocuklarıyla birlikte çıkmaktan çekinen Türk anne babaları için de bir rehber niteliğinde. Çocukların yaşı ne olursa olsun, çıktığı seyahatlerin onların yürek ve beyin gözünü açtığı, ilerideki yaşamlarında belirleyici rol görüşü ile şekillenen kitapta; Her seyahatin, görülen her farklı yerin, duyulan her müziğin, algılanan her kokunun, çocuğun dünyasını renklendirdiğine; onun hayal gücünü genişlettiğine ve başka coğrafyalardaki insanları da tanımasını sağladığına dair örnekler veriliyor. Deniz’in o çocuksu, sevimli, afacan gözlemlerinin ve yaptığı yorumlarının, bütün çocukların gezi kültürünü olumlu yönde etkileyeceğini ve değiştireceği ortada. Adam olacak çocuk kendini bu yaşta belli edermiş, Deniz’de büyüyünce babası gibi bir Haberci olacak galiba. Kitabı incelerken; 3 - 4 yaşımda iken ailece yaptığımız yurtgezilerinin şu an bulunduğum noktaya gelmem de ne kadar katkısı olduğunu fark ediyorum. Müge Aral ve Deniz ellerinize, gözlerinize yüreklerinize sağlık. Devamını heyecan ile bekliyoruz.

Thursday, 02 August 2007

Uyy Trabizon!

Trabzon_2007_294_2

Adı melas kelimesinden türeyen ve Yunanca’da “kara dağın meryemi” anlamına gelen Sümela Manastırı, insan azminin en hayran bırakan eseridir. Bir dağın yamacına kondurulan ve altından Altındere’nin aktığı manastır, insanı kendisine çeker. Dik yamaçları tırmanırken attığınız her adımda, bir heyecan bir merak hasıl olur. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, Hz.İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryemin bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Alexios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır. Zaman zaman sis basan yamaçların ardından manastıra ulaştığınızda; tüm duvarlara resmedilmiş İncil, tüm ziyaretçileri selamlayan Meryem Ana ve oğlunun resimleri içinize birden sevgiyi, barışı ve hoşgörüyü doldurur. Rum Pontus Kralı III. Alexis’in taç giyme töreninin de yapıldığı manastır 72 odadan oluşmaktaydı. Binanın arkasındaki bahçede bulunan havuzlu çeşmenin suyunun kutsal olduğuna inanılmaktadır. 1980 yılı sonrasında Sümela Manastırı’na araba ile ulaşımın sağlanması için bir yol açılsa da; manastırı inşa edenlerin duygularını anlayabilmek dahası heyecan duyabilmek için 200 mt.lik dik yamacı yürüyerek çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Manastıra ilk çıkışımda Canon’u mun zoom objektifini elimden düşürüp, 50 mt. Aşağıda yakaladığımda duyduğum o kalp çarpıntısı & heyacan ve sevincin hemen ardından gözüme takılan kardelenler sanki Tanrı’nın bana yolladığı bir geçmiş olsun hediyesi idi.

Trabzon_2007_265

Sümela’ya veda edip Dilinize dolanan Karadeniz Türküleri eşliğinde aynı yolu hızlı hızlı iner, Coşandere’de Karadeniz Mutfaklarının en güzel tadlarıyla buluşursunuz. Kaygana, kuymak, kurufasulye, mısır ekmeği yüzünüze kocaman bir gülümseme yayar. Çoğumuzun mıhlama adı ile bildiği mısır lapası kuymak, içeriğinde bulunan yoğun tereyağına rağmen yöre insanının günün üç öğününde de tükettiği lezzetli bir yemektir.  Mıhlama Karadeniz’de her yörede farklı pişirilirken; Trabzonda : Mısır unu yağla kavrulmaz. Yağ eritildikten sonra minci peyniri ilave edilir ve peynir hafif eriyince yağ yanmadan su eklenir. Daha sonra mısır unu yavaş yavaş karıştıralarak eklenir. Fokurdamaya başlayınca karıştırma işlemi bırakılır ve tereyağının kuymağın üstünde birikmesi beklenir, sıcak servis yapılır. Karadeniz’in nefes kesen yaylaları iklim elverdiğince size muhteşem bir fotoğrafçı olmanızın yolunu açar. Karadeniz’de deklanşöre basmanın dışında başka hiçbirşeye, ek ışığa, filtreye, ayara ihtiyaç duymasınız. Çünkü Karadeniz başlı başına bir tablodur.

Trabzon’dan evinize dönerken; gözlerinizin önünde kalan o muhteşem manzaraya ilaveten, tarihi çarşıdan Trabzon Bileziği, mandıralardan tereyağ, peynir, Meydandaki tarihi Fırından ekmek, Çardak pidecisinden pide, kasetçiden Horon Havası götürmeyi unutmayın.  Bir de vakit bulursanız otogardaki kahveye gidip camındaki yazıyı mutlaka okuyun! ( ne yazdığını söylemeyeceğim, görmek ayrı bir keyif katacak size) Bize yeniden Karadeniz’in güzelliklerini hatırlatan Hürriyet yazarı Ayşe Arman’a da teşekkürü borç bilirim :).

Tuesday, 31 July 2007

Karadeniz'in Masası Trabzon

Trabzon_2007_146

Karadeniz’i çevreyelen dik yamaçların üzerinde denize doğru uzanan, kiminin semaverde demlediği çayını içtiği, kiminin mısır ekmeğini bandığı kuymağını oturttuğu, kiminin fırından yeni çıkmış pidelerini yaydığı bir masa şeklindeki Trabzon şehrinin adı antik yunandan bu yana masa anlamına gelen Trapezus kelimesinden türemiştir. Trapezus bugünkü adıyla Trabzon; Evliya Çelebi seyahatnamesinde 2500 yıl önce  Tuğra-Bozan adıyla yer almış, Aristo’nun Yunanca metinlerinde “köle satılan düz platform” diye teşbih edilmiş, Hamilton’un kitaplarında ise Trabzon’dan çıkarılan sikkeler üzerinde yeralan masa şekilleriyle de desteklenerek Trapezus diye zikredilmiştir.  Trabzon’un kuruluşu İ.Ö. 8.yy.a dek uzanmaktadır. Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların atası olduğu sanılan Kolkhların yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Bugün Türkiye’nin en önemli ticaret şehirlerinden biri olmasını tarihi boyunca Roma ve Bizans hakimiyeti görmesine, İpek Yolu’nun kollarından biri üzerinde kurulmuş olmasına borçludur. Yüzyıl başlarında Trabzon’a korku salan  sıtma salgını nedeniyle sahil kesimini bırakıp kaçan yöre halkı kendine tepelerde bir yaşam sürmüş, salgının bitiminden sonra ise sahil kesimi özellikle Doğu Anadolu’dan büyük bir göz almıştır. Geçtiğimiz yıl açılan Doğu Karadeniz Sahil Otoyolu projesi ardından yerli halk yeniden sahil kesimine dönüş eğilimindedir.

İlk kez gidenlerin havaalanına iniş sırasında “acaba denize düşer miyiz?” diye hafif bir endişe ile indiği Trabzon; insanı her adımda şaşırtır. Çatık kaşlı, sert mizaçlı, iri kemikli Trabzon halkı başlangıçta size biraz mesafeli yaklaşsa da; sohbet aileye, köklere, en çok da futbola geldiğinde birden bire sımsıcak kavrayıverir sizi. Belki de kendi ile en barışık yöremiz olan Trabzon’un ilk ve en eski 5 yıldızlı otelinde konuklara odalarda “Karadeniz Fıkrası” kitabı hediye edilmesi de bu tevazunun bir göstergesidir. Ayrıca; Karadeniz’den giderek Yunanistan’a yerleşmiş olan ve Ponti olarak adlandırılan topluluktada Laz fıkraları dilden dile anlatılmaktadır. Yalnızca isimler değişmiş; Temel olmuş Yorgo, Fadime olmuş Simela…

Trabzon_2007_437_2

Türkiye’nin her dönemde en önemli memleket meselesi olan futbolun hayata yansımasının en önemli izleri yine Trabzon’da çarpar gözünüze. Sahil şeridi boyunca serpiştirilmiş Trabzonspor’a ait tesisler, caddelerde satılan Trabzonspor atkıları, sokak arasındaki Trabzonspor müzesi, ve kahve sohbetlerinin baş konusu Trabzonspor 1976 yılında Lig şampiyonu olmasının ardından günümüzde de 3 Büyükler deyimini 4 Büyükler olarak değiştirme çabasındaki en önemli Anadolu takımlarındandır.

Yüzyıllardır yan yana yaşayan Rum, Ortodoks, Müslüman halklar kültür çeşitliliğinin yanı sıra, halk danslarının, el sanatlarının ve mimarinin de en önemli örneklerini vermişlerdir. Çarşı Camii, 14. Yy Ceneviz eseri Bedesten, surlar, Ayasofya Kilisesi ( fresklerinde Hz. İsa’nın hikayesi nefes kesici olarak betimlenmiştir), Ayvasıl Kilisesi, Kızlar Manastırı, Atatürk Köşkü, Ortahisar evleri bu örneklerin günümüze dek gelen en önemli eserleridir.

devamı var...

Friday, 06 July 2007

Gönderilememiş Mektuplar...

Mardinmays_354

Bugün bulutlar simsiyah sokağımı kaplayıp, pencereme hızlı yağmur damlarlı vururken;  kucağımızda biriken gönderilememiş mektuplar geldi aklıma. Yazılıp da sonradan vazgeçilen değil, başlayıp da bitirilemeyen değil, alıcısı olmadığı için gönderilemeyen mektuplar. Alıcısı artık adresinde olamayacağı için, posta kutusundan mektupları alacak bir çift heyecanlı el olmayacağı için, postacı kapıyı çaldığında “kim o?” diye seslenen olamayacağı için gönderilemeyen mektuplar. Kendimi bildim bileli, 3. Sayfalarda okuduğum, haber bültenlerinin sonlarında rastladığım, kampanyalar düzenlenen, bir savaştan da daha çok ülkemize zarar veren, gençliğimizi yitirten, nüfusumuzu küçülten, ocaklar söndüren, ne yapıldıysa bir türlü önlenemeyen trafik canavarı yüzünden gönderilemeyen mektuplar. Bugün yüreğimi sıkan, boğan üzen haberlerin üstüne; gezi notlarımı düzenleyip sizlerle paylaşmak istediğim şu günlerde; mavi ile yeşilin dansettiği , azgın Karadeniz sularının dizginlendiği belki de güzelliği karşısında hülyalara dalarak sakinleştiği, o minicik rüya belde Amasra’da hüzün var. Bu hüzün ne yazık ki Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın aşkına dekor olan Amasra’da çekilen “Gönderilmemiş Mektuplar” filminin hikayesindeki hüzün değil. Biz gencecik bir değeri daha adına trafik canavarı denen o illete kurban verdik. İlk olmadığı gibi son olmayacağını da biliyoruz. Bu yıl ne yazık ki ben de o kadar üzücü haberler aldım ki bu canavardan; tanımadığım ama içimi yakan tüm haberlere ek olarak çok sevdiğim bir arkadaşımın 3 aylık eşini, çok sevdiğim bir ağabeyimi, aynı sıralarda okuduğum çok değerli bir foto muhabirini erkenden uğurlamak zorunda kaldım. Kendi kullandığım araç ile Diyarbakır yolunda bir kaza yaparak, verilmiş sadakam varmış cümlesini kurabildim. Ama herkes şanlı olamıyor. Hayat bize ne yazık ki her zaman gülen yüzünü göstermiyor, hayat her zaman gezilerden, insanlardan, keyifli hikayelerden de ibaret olamıyor, keşke olsa. Keşke hiç kimse yanımızdan isteğimiz dışında ayrılmasa, keşke hiçbirimiz “trafikte şakanın olmayacağını” unutmasak, keşke hepimiz kendimize ve çocuklarımıza araçlarımıza biner binmez emniyet kemeri takma alışkanlığını kazandırabilsek, keşke trafikte makaslar ata ata ilerlemenin keyif vermenin ötesinde başkalarını tehlikeye atmak olduğunu antabilsek, keşke uzun yola uykumuzu alarak ve dinlenmiş olarak çıkabilsek, keşke hız limitlerini aşmanın bize sadece 10 dak. Kazandırdığını görebilsek, keşke hiç hatalı sollamasak!!  Keşke güzel ülkemin güzel toprakları hiç hüzünlü günler yaşamasa…

KEŞKE HİÇ KEŞKE DEMESEK…

Tuesday, 29 May 2007

Yürekten Göze, Gözden Yüreğe Akanların Sergisi

Mardinmays_139

Geçtiğimiz haftalarda hepimizin imece usulü yüreğimizi koyduğumuz o güzel kitabın "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer" in müjdesini vermiştim sizlere... Daha bir haftası dolmadan ikinci baskısını yine Saffet verdi telefonda... Ben yine elimde bavul İzmir yollarına düşmüşken aldım o güzel haberi, sonra Kordon'da keyifle yürüyüp Konak Pier'e gittim. Remzi Kitabevi'nde en önde en güzel rafında sevinçle bir daha kucakladım. Gelelim şimdiki sebeb-i yazıma. Piyasaya çıktığı ilk hafta en çok satanlar listesine giren ve ikinci baskısı yapılan bu kitaptaki Saffet Emre Tonguç'a ait olan fotoğrafların en özelleri 6. yüzyıldan kalma bir Bizans Sarnıcı'nda bulunan Nakkaş Sanat Galerisi'nde 01 Haziran'dan itibaren sergilenecek. 05 Haziran 2007'de saat 19:30 da sergi ile ilgili özel bir tanıtım düzenlenecek. Hepinizi orada görmekten büyük mutluluk duyacağız. Gelebilmenizin en kolay yolu; Sahil Yolu'ndan Çatladıkapı'ya gelip,yukarıya devam edip, Eresin Oteli'ni geçtikten sonra sola sapabilirsiniz.  Cağaloğlu Yokuşu'ndan geliyorsanız, düz devam edip, Türk İslam Eserleri Müzesi ve Dikili Taş'ın olduğu meydana ulaşıp, sağdaki yokuştan aşağı inin, Nakkaş solunuzda kalacak. (Nakilbent Sok. No:33. Tel: 0212- 5165222) Bu güzel fotoğraftaki gözlere, Dara’mın güzel çocuklarının saçlarına gelen bahar bize sevgiyle, mutlulukla, küçük hediyelerle ve müjdelerle geldi. Şimdiyse ısınan havalar coşkulu bir yazın habercisi… Hayatta hep küçük yüreklere büyük umutlar ekmeye inandım, en çok isyan ettiğim anlarda küçücük hediyelerin gökyüzünden düşüverdiğine hep şahit oldum. Hadi bahar dallarından taç yapıp saçlarımıza, takalım yanaklarımıza kocaman gülümsemelerimizi çıkalım hayata, sevgiyle kalın. Gözleriniz hep güzelliklere tanık olsun, çevrenizde hazineler saklayan dostlar bulundurun, göreceksiniz ki o dostlar size kocaman mutluluklar hediye edecekler. Bu arada ne zaman ve nerede karşımıza çıkacağını bilmediğimiz tüm güzellikler için fotoğraf makinelerinizi de yanınızdan ayırmayın.

Wednesday, 16 May 2007

Çıktı! Almadınız mı?

Kapak1_2

Ayın 19 uydu. Dolunaydı. Bana ay her yusyuvarlak oluşunda iyilikler ve güzellikler getiren dolunay. Telefon çaldı. Telefonda Saffet’in o insana her duyuşunda pozitif enerji yükleyen sesi vardı. Ama bu sefer diğerlerinden farklı, biraz daha heyecanlı, biraz daha neşeliydi. Bir çırpıda bana yeni çıkaracakları kitabın müjdesini verdi. Müjdeden de öteye gidip, aynı zamanda bana hayatımın en büyük hediyesini de verdi. Kitapta emeği geçenlerden biri olabilme gururunu, kitabın sayfalarını taçlandıran bazı fotoğraflar için deklanşöre basabilme onurunu yaşattı. Herkesten önce tüm satırları bir nefeste okuyabilmenin, paragraflar arasına notlar alabilmenin, fotoğraflarımı sayfalarda görebilmenin bana yaşattığı mutluluğu sanırım ömrümce hiçbirşeye değişmeyeceğim.

Geçtiğimiz günlerde; Urfa sokaklarında dolaşırken şunu fark ettim. İlk defa gittiğim yerlerde, ya da her şeyden arındırarak kendim için yeniden gittiğim yerlerde ilk adımımla birlikte; bir şarkı tutturuyorum ve nameler arasında hülyalanmış gibi geziniyorum heryeri. Çoğu kez gezi bittiğinde makinemin numaratörü 300 ü gösterirken, aklımda parça parça 10’larca yazı da birikmiş oluyor. Herkesin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi; her gezgin’in de bir geziş stili var anlayacağınız. Şimdi kulağımda Sezen Aksu’nun dizeleri ile ; “sılaya giden döner de bir gün”… ü dinlerken size neredeyse ilk ağızdan bir kitap müjdesi vermek istiyorum.

Saffet Emre Tonguç ile Fatih Türkmenoğlu bir gün, sanırım uzak diyarların birinde bir köprüde karşılaşmışlar. Bu öyküde ne bir inat ne bir yol kavgası var; yılların yaşanmışlığı, gezilen görülen 100’den fazla ülkenin birikintileri, her biri görsel bir hazine olan 2000 den fazla fotoğrafın eteklerden birden bire dökülmesi,  alışılmışın aksine “birlikten güç doğar” fikri ve belki de en önemlisi topraklarından beslenilen büyünen bu süprizli ülkeye duyulan vefa var. “Türkiye’de Görülmesi Gereken 101 Yer” kitabı yüzlerce gezginin heyecanlı bekleyişlerinin ardından bu Cuma günü Boyut Yayıncılık’tan çıkarak bence sadece raflardaki yerini almakla kalmayacak, aynı zamanda sırt çantalarında fotoğraf makinelerinin yanına baş köşeye kurulacak.

Saffet Emre Tonguç; 90 dan fazla ülke gezmiş, 20 yıldır fotoğrafçılık ve turizm yazarlığı yapan ödüllü bir turizm elçisi.

Fatih Türkmenoğlu; 45 den fazla ülke gezmiş, uzun yıllardır Türkiye’de ve yurtdışında televizyon habercisi ve program yapımcısı.

Kitap; adeta bir gezi antolojisi. Türkiye’de görülmesi gereken 101 yeri ( Gölyazı, Trilye, Mardin, İznik, Alaçatı...) sadece anlatmakla kalmıyor, en güncel hali ile nerede kalınır? Nasıl gidilir? Nerede Ne yenir? i alışılmışın aksine doğru adres ve iletişim numaraları ile de sunuyor. “Şu sokakta bu var, sağa dönün karşıda şu var” diye işaret etmenin ötesine geçerek, yaşamların, efsanelerin, yerlere hayat veren insan hikayelerinin de altını ustaca çiziyor. kitapta, çoğu Tonguç’un arşivinden, bin civarında fotoğraf var. Ayrıca, Şemsi Güner, Refik Ongan, Nil Yüzbaşıoğlu,
Serhan Güngör , Aydın Kudu’nun ve naçizane benim fotoğraflarım bulunuyor. Fotoğraflardan bir bölümü, 1-12 Haziran tarihleri arasında İstanbul Sultanahmet’te, 6. yüzyıldan kalma bir Bizans Sarnıcı’nda bulunan Nakkaş Sanat Galerisi’nde sergilenecek.

Yani kısacası; anlatılmaz okunur. Bu kitapta bulunduğum andan itibaren her seferinde göğsümü kabartan, her heyecanlı arayışında beni gururdan ağlatan, Kitabın yazılı basında her tanıtımında benim fotoğraflarımdan seçkiler kullanarak bana dünyaları veren Saffet’e ve Fatih Türkmenoğlu’na teşekkürlerimle…

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

Recent Comments

copyright © 2004-2007