Aşkın sulara gömüldüğü yer…
“Fırat’ın üzerinde morlar kırmızı oldu, kırmızılar turuncu. Işıltılar, kıpraşmalar başladı gürüldeyen coşkulu suyun üzerinde. Gün ışıyorken bir horoz sesi duyuldu uzak bahçelerden. Sabahın esintisiyle hışırdadı Mezopotamya sümbüllerinin yaprakları. Taş evlerin arasında bir çift telaşlı ayak sesi duyuldu. Saçının örgülerini, örtüsüne sıkıştırmaya çalışan Fatma köşeyi dönüverdi, umutsuzlukla. Tepenin kenarında iyiden iyiye üşüyen Halil’in yüzü aydınlandı birden. Sonra kapkara bir bulut geçiverdi gözlerinden. Fatma koştu, sarıldı Halil’in ellerine, birbirimizi hiç bırakmayalım dercesine. Sarıldılar birbirlerine, Fatma içine çekti zeytin sabununa karışmış tütün kokan Halil’inin teninin kokusunu; Halil parmakları ile araladı Fatma’nın gül kokan saçlarını. Fırat bir çekildi, bir gerindi, kabardı birden bire. Birbirlerine baktılar, ya şimdi ya hiç der gibi. Bir an düşünmedi Fatma, Halil’in elinde azgın sulara atlarken…”
20 dakika oldu Mustafa’nın motoru ile Halfeti’den Fırat’ın sularına açılalı. Takvimlerde Nisan yaprakları, havada Haziran sıcağı, bende ise nabız gitmiş, tansiyon yükselmiş, nefesimse kesik kesik, bir yandan da dilimde bir türkü “Şu Fırat’ın suyu akar serindir oy oy, yarimi götürdü zalim..”. Gece yatağımda hayalini kurduğum, düşlerimde gördüğüm, okuduğum, duyduğum, söylentilere kulak astığım Halfeti’de, yarı belime dek sarktığım beyaz kayık, gürültülü bir şekilde ilerlerken Rumkale’ye doğru, ben suya soktuğum elimle suları yarıyorum. Orada olduğuma inanmakla, inanamamak arasındaki çizgide gidip gidip geliyorum, güneş yanaklarımı kızartırken. Kolay mı? Sabahın köründe çıkmışız yağmur fırtına arasında Hasankeyf’den, ellerimizde haritalar önce 190 km yol yapıp gelmişiz Urfa’ya, sonra bir telaş bir heyecan tutturmuşum elma şekeri isteyen çocuklar gibi gözlerim yaşlı “Halfeti’ye gidelim” diye. Öyle ki; üzerine 120 km. daha yol yapıp gelmişiz buralara. Urfa’da Halfeti’ye gitmek istediğimi söylediğim otel görevlisi, İstanbul’dan geldik diye midir bilmem ama, “gidin abla orası Urfa’nın Bodrum’udur” diye öve öve aklı sıra gidilir görülür imajına katkıda bulunurken, ben ona dönüp, “ben siyah gülleri görmek istiyorum” diye cevap veriyorum.
Birden motor hafifçe sallanmaya başlıyor, çünkü karşıdan hızla fiber bir tekne geçiyor, yüksek sesli müzik eşliğinde; ama oradan yükselen notalar biraz daha şen “ Ağrı Dağı’n eteğinde, cano cano” diye tempo tutuyor, teknedeki gençler. Halil ile Fatma’nın kederini dağıtıveriyorlar birden, hayatın devam ettiğine atfedercesine. Bu arada Mustafa gülen gözleri ile sesleniyor bana “ Hocam, karnınız açsa arayayım ben lokantayı, kızartma mı yersiniz?” O an aklımıza geliyor, sabah 06:00 da Midyat’ta yediğimiz simitten başka bir şey yemediğimiz. “Dur hele” diyoruz, “görelim heryeri, gezelim de karın doyurması kolay, Duba Restaurant varmış zaten burada” diyecek oluyoruz, “Hocam yok ben sizi ellerimle Siyah Gül Restaurant’a götüreceğim” diyor.
O an yine gözümün önüne geliyor, Halil ile Fatma. Suya gömülmeleri, dibe doğru uzun yolculuklarında birbirlerinin gözlerinin içine bakışları, sonra yaşadıkları derinlik sarhoşluğu ve hiç ayrılmayan kenetlenmiş elleri. Bu aşkın yöreye armağan ettiğine inandığım siyah güller geliyor gözümün önüne; Halfeti’nin Fırat’a bakan teraslarında yetişen siyah gülleri. Yaslı, yorgun siyah gülleri. Tohumu dünyanın neresine götürülürse götürülsün bir tek Halfeti’de siyah açan gülleri. Motor sesi birden alçalıyor, motor yavaşlıyor; “Hocam, bak Rumkale’ye geldik, çıkacak mısınız kaleye?” diye soruyor Mustafa…
















Recent Comments