Tuesday, 17 April 2007

Aşkın sulara gömüldüğü yer…

Mardin_urfa_285

“Fırat’ın üzerinde morlar kırmızı oldu, kırmızılar turuncu. Işıltılar, kıpraşmalar başladı gürüldeyen coşkulu suyun üzerinde. Gün ışıyorken bir horoz sesi duyuldu uzak bahçelerden. Sabahın esintisiyle hışırdadı Mezopotamya sümbüllerinin yaprakları. Taş evlerin arasında bir çift telaşlı ayak sesi duyuldu. Saçının örgülerini, örtüsüne sıkıştırmaya çalışan Fatma köşeyi dönüverdi, umutsuzlukla. Tepenin kenarında iyiden iyiye üşüyen Halil’in yüzü aydınlandı birden. Sonra kapkara bir bulut geçiverdi gözlerinden. Fatma koştu, sarıldı Halil’in ellerine, birbirimizi hiç bırakmayalım dercesine. Sarıldılar birbirlerine, Fatma içine çekti zeytin sabununa karışmış tütün kokan Halil’inin teninin kokusunu; Halil parmakları ile araladı Fatma’nın gül kokan saçlarını. Fırat bir çekildi, bir gerindi, kabardı birden bire. Birbirlerine baktılar, ya şimdi ya hiç der gibi. Bir an düşünmedi Fatma, Halil’in elinde azgın sulara atlarken…”

20 dakika oldu Mustafa’nın motoru ile Halfeti’den Fırat’ın sularına açılalı. Takvimlerde Nisan yaprakları, havada Haziran sıcağı, bende ise nabız gitmiş, tansiyon yükselmiş, nefesimse kesik kesik, bir yandan da dilimde bir türkü “Şu Fırat’ın suyu akar serindir oy oy, yarimi götürdü zalim..”. Gece yatağımda hayalini kurduğum, düşlerimde gördüğüm, okuduğum, duyduğum, söylentilere kulak astığım Halfeti’de, yarı belime dek sarktığım beyaz kayık, gürültülü bir şekilde ilerlerken Rumkale’ye doğru, ben suya soktuğum elimle suları yarıyorum. Orada olduğuma inanmakla, inanamamak arasındaki çizgide gidip gidip geliyorum, güneş yanaklarımı kızartırken. Kolay mı? Sabahın köründe çıkmışız yağmur fırtına arasında Hasankeyf’den, ellerimizde haritalar önce 190 km yol yapıp gelmişiz Urfa’ya, sonra bir telaş bir heyecan tutturmuşum elma şekeri isteyen çocuklar gibi gözlerim yaşlı “Halfeti’ye gidelim” diye. Öyle ki; üzerine 120 km. daha yol yapıp gelmişiz buralara. Urfa’da Halfeti’ye gitmek istediğimi söylediğim otel görevlisi, İstanbul’dan geldik diye midir bilmem ama, “gidin abla orası Urfa’nın Bodrum’udur” diye öve öve aklı sıra gidilir görülür imajına katkıda bulunurken, ben ona dönüp, “ben siyah gülleri görmek istiyorum” diye cevap veriyorum.

Mardin_urfa_178

Birden motor hafifçe sallanmaya başlıyor, çünkü karşıdan hızla fiber bir tekne geçiyor, yüksek sesli müzik eşliğinde; ama oradan yükselen notalar biraz daha şen “ Ağrı Dağı’n eteğinde, cano cano” diye tempo tutuyor, teknedeki gençler. Halil ile Fatma’nın kederini dağıtıveriyorlar birden, hayatın devam ettiğine atfedercesine. Bu arada Mustafa gülen gözleri ile sesleniyor bana “ Hocam, karnınız açsa arayayım ben lokantayı, kızartma mı yersiniz?” O an aklımıza geliyor, sabah 06:00 da Midyat’ta yediğimiz simitten başka bir şey yemediğimiz. “Dur hele” diyoruz, “görelim heryeri, gezelim de karın doyurması kolay, Duba Restaurant varmış zaten burada” diyecek oluyoruz, “Hocam yok ben sizi ellerimle Siyah Gül Restaurant’a götüreceğim” diyor.

O an yine gözümün önüne geliyor, Halil ile Fatma. Suya gömülmeleri, dibe doğru uzun yolculuklarında birbirlerinin gözlerinin içine bakışları, sonra yaşadıkları derinlik sarhoşluğu ve hiç ayrılmayan kenetlenmiş elleri. Bu aşkın yöreye armağan ettiğine inandığım siyah güller geliyor gözümün önüne; Halfeti’nin Fırat’a bakan teraslarında yetişen siyah gülleri. Yaslı, yorgun siyah gülleri. Tohumu dünyanın neresine götürülürse götürülsün bir tek Halfeti’de siyah açan gülleri. Motor sesi birden alçalıyor, motor yavaşlıyor; “Hocam, bak Rumkale’ye geldik, çıkacak mısınız kaleye?” diye soruyor Mustafa…

Friday, 30 March 2007

Buhurdanlığı Okmeydanı’nda mı Oman’da mı yakıyoruz?

Oman_752

Odun & kömür sobalarının son devrine, gaz sobalarının lale devrine tanık olmuş, doğalgaz mereti ile çocukluktan gençliğe geçişte tanışmış olan bendeniz “Okmeydanı’nda buhurdanlık mı yakıyoruz?” sorusuna pek çok kez tanık oldum. Etrafını zor ısıtan sobalar ile koca bir evi ve aileyi ısıtmaya çalışan anneler, sımsıkı örtülü oda kapılarından birini açtınız mı arkanızdan seslenirverirlerdi bu soruyu… Yıllar sonra anladım meramlarını. Ve yıllar sonra buhurun, buhurdanlığın öyküsünü dinledim bilenlerden, sıcak memleketlerden birine yaptığım ziyarette.

Bildiğimiz tütsüye benzer, metal veya topraktan bir kapta etrafa hoş koku vermesi için yakılan bir bitki kurusuydu aslında buhur. Ama halklar, ülkeler arasında pek çok söylenişi, kullanışı olmuş bugüne değin. “Amber gibi kokmak” deyimine ilham olmuş amber ağacının kabuklarıdır bir anlatılışa göre buhur. Genelde tropik bölgelerde yetişen amber ağacının kabuklarına Anadolu’da “günlük” denilmekte, nefes açıcı özelliğinden yararlanılan günlüğün bir başka yürek okşayan öyküsünü dinledim geçenlerde; beşikteki bebeklerin göğsüne konulan buhur hem onların nefesini açıp solunum yolu dertlerine deva olurken hem de annelerinin sıcaklığını kokusunu yanlarında hissetmelerini sağlarmış, tıpkı karanfil gibi.

Buhuru yakarken kullanılan genelde toprak olan münyatür mangallara ise buhurdanlık adı veriliyor. Buhur ve tütsü aynı zamanda ruhani ve manevi dünyada da çokça kullanılan objeler. Yeryüzünde pek çok din ve inanışta yerleri var. Ayin, tören ve dualar sırasında ortamı ruhani anlamda temizlemek, ortamdaki konsantrasyonu sağlamak ve boyut değişimine giden yolu açmak amacı ile de buhur ve tütsü asırlardır kullanılıyor. Pek çok inanışta kömür ateşi temsil ederken, buhurdanlık ise havayı ve havadaki duruluğu temsil ediyor.

Oman_047

Ekim ayında ziyaret ettiğim Umman Sultanlığı’nın sembollerinden biri de rengarenk elişi motiflerle süslenmiş, kırmızı toprak tütsü kaplarıydı. Çok keskin kokulu reçine topakları bu kapların içinde küçük kömür parçacıklarının korunda yakılıyor. Umman Sultanlığı’nın dünyaya açılan mis kokulu ticaret kapısı olan bu reçine topakları, ‘frankincense’ adını verdikleri buhur ağacından elde ediliyor ve tütsünün yanı sıra parfüm yapımında da kullanılıyor. Muscat’ın kapalı çarşısını gezerken bu renk cümbüşü karşısında hayrete düşüyorsunuz. Benim gibi burnu koku almasa da yoğun kokuların olduğu ortamları geniziyle algıyanlardan iseniz; rengarenk buhurların ve tütsü yağlarının olduğu dükkanları ivedilikle fotoğraflayıp çıkmalısınız ki; zira seçenekler yüzlerce… Bu satırları yazarken aklıma hafif irkilerek “Koku” filmi geldi. Her tenin her vücudun imzası gibidir taşıdığı koku değil mi? Ben yıllar önce koku alma duyumu yitirdiğimden beri aynı parfümü kullansam da, Umman’da dünyanın en pahalı parfümü olan “Amouge” parfümlerinin doğduğu mekanı ziyaretimde heyecanlandığımı itiraf edeyim, yakında o geziyi de paylaşırız.

Yüzyıllar geçerken; buhur, tütsü olur, tütsü iple asılan oda kokusu olur, buhur zaman ayarlı oda spreyi olur, buhur yağı, esans olur, esans parfüm olurken unutamadığım bir şey var:

Buhur Dağı ile Kınalı Ceylan’ın aşkı için yazılan masal, dilden dile yakılan ağıt…

Tuesday, 20 March 2007

Urfa’da espresso vardı da biz mi içmedik?

Mardn_1024

Bu gece yorgun argın, bol mücadeleli bir pazartesiden çıkıp eve geldim, bir gözüm yarı açık diğeri neredeyse kapalı bir halde yemeğimi yedikten sonra uyuklamaya başladım. 10 dakika sonra zımba gibi uyandım. Bu durumu “evreli uyku” tanımlaması ile açıklayabilirim. Özellikle yoğun iş dönemlerinde sıklıkla başvurduğum bir yöntem; vücudu zaman zaman 10 - 20 dakikalık kısa şekerlemeler ile dinlendirme, uykuyu boşaltma anlamına geliyor. Napolyon, Einstein, Leonardo da Vinci, Margaret Thatcher, Sezen Aksu gibi isimlerin kullandığı çok evreli uyku düzeni (bilimdeki adı, polyphasic) olan evreli uyku ile dört saatte bir 20 dakikalık uyku aralıklarıyla yaşayanlar yapacakları işe daha çok vakit ayırıyor ve performanslarını iki katına çıkarıyorlarmış. Tüm bunlardan niye mi bahsettim? Bu akşam aniden uyandığımda aklıma birden Mırra geldi. Mırra ile ilk tanışıklığımız 2002 yılında Diyarbakır’a yaptığım bir iş seyahatine rastlar. Dedeman Oteli’nde düzenlediğimiz bir yemek öncesinde otel yetkilileri bir “mırracı dededen” bahsettiler, sorduk dinledik öğrendik…

Mırra; Urfa doğuşlu olmasına rağmen, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da günümüzde doğu mutfağını sunan popüler mekanlar yardımı ile Ankara ve İstanbul’da da servis edilen acı bir kahve türü. Acılığı ile espressoya benzetilen mırra ile aslında tek benzerlik sert tatları diyebiliriz. Çok acı olması nedeni ile kahve fincanından da ufak fincanlarda içilen mırra’nın sırrı aslında ne kahvesinde ne de dibekde öğütülen çekirdeğinde. Bütün sır kahvenin çok uzun kaynatılmasında ve demlenmesinde. Genellikle evlerde özel mırra mangallarında saatlerce kaynatılıyor. Sırrı bende bilmiyorum, tek bildiğim kaynatma & demleme & süzme gibi birbiri ardına yapılan işlemlerden sonra bakır bir cezve ya da ibriğe konularak servis yapılır.

Mardn_1035

Bu kadar mı demeyin, asıl ritüel şimdi başlıyor; Mırra kulpsuz ufak fincanda; masada bulunan kişilere yaşça büyük olandan küçük olana doğru giden bir sıra ile ikram ediliyor. Mırracı sırası gelen konuğa bir içimlik, fincanın yarısına gelecek kadar mırra doldurur. Konuk kahveyi içtikten sonra yine aynı miktarda kahve doldurulur. İkinciyi de içen konuk, fincanı mırracıya  geri verir. Mırracı her servisten sonra bardağı temizler ve bir sonraki kişiye de aynı fincanla ikramda bulunur. Sakın hijyenik değil diye düşünüp, yüzünüzü buruşturmayın. İşte asıl heyecan bundan sonra başlıyor. Mırra ile ilgili halk arasında pek çok inanış var. Mırracının size eli ile ikram ettiği fincanı içtikten sonra kendisinin yine eline vermeniz gerekiyor. Eğer fincanı masaya bırakırsanız ki sakın yapmayın! Bu durumda mırracı bekarsa onu evlendirmek zorundasınız. Umarım mırracı evlidir ki bu durumda da fincanı altınla doldurmak zorundasınız.

Bugüne bana mırra ikram eden; Diyarbakır’daki Dede’de, Bostancı’daki Tavacı Recep Usta’daki Mırracı’da, Mardin Bakırcılar Çarşısı’ndaki Şahmerancı Kadir’in babası da çok şükür evli idiler. Hepsinden önemlisi tabir-i caizse ben raconu biliyordum ve içtikten sonra ikramı yapanların ellerine uzattım. Anlatılanlara bakılırsa; Mardin’den İran ya da Irak’a giden kamyon ve tır şoförleri bir fincan mırra içerek, uykuları hiç gelmeden mallarını teslim edip hatta evlerine bile dönerlermiş. Yola çıkmadan önce iki fincan içtiğim mırra, Mardin’in masalsı atmosferinin bende yaptığı büyüyü çözemedi ve ben uçakta içinde Midyat’ın da olduğu uykulara daldım. Bir fincan mırranın 40.000 km. hatırı varmış.

Thursday, 08 March 2007

...o uçaktaydım

Trabzon_2007_290

pazar günü...

tk 0551 numaralı trabzon - istanbul seferini yapan...

ismi Düzce olan...

pilotun 2 - 2 lik fenerbahçe maçı sonucunu anons ettiği...

havalandığı andan itibaren 1 saatten fazla türbülansdan çıkamayan...

rüzgarın her yön değiştirmesinde pilotun "yapacak bir şeyimiz yok" anonsunu yaptığı...

"beşik gibi sallanmak" tanımlamasının bile yetersiz kaldığı...

bir yolcunun kalp krizi geçirdiği...

"aranızda doktor var ise acil olarak kendisini kabin ekibine tanıtsın" diye bağırılan...

çapa ve cerrahpaşa tıp fakültelerinden iki genç hekimin yolcuya müdahale ettiği...

THY Sağlık setinde hiçbir ilacın bulunmadığı...

Sağlık setindeki oksijen cihazı ve tansiyon aletlerinin müzelik olduğu...

can siperane koşuşturmalarımız ile iki yolcudan dilaltı ve aspirin bulabildiğimiz...

hostesin fenalaştığı...

iki yolcunun baygınlık geçirdiği...

yolcuların kabin ekibini yönlendirip, organize ettiği...

şans eseri hiç bir bebek veya çocuğun bulunmadığı...

O uçaktaydım!

( Tüm hafta bunları düşünmekle geçti, aklımın bir köşesinde Sümela da vardı. Ayağımız yere bassa daha iyi galiba, sizce? )

Wednesday, 28 February 2007

Sürrealizm, Mitoloji ve Camaltı

Emine_yedikuvvet_026

Denizkızlarının sirenleri, Nuh’un gemisi, bolluk bereketin simgesi Şahmaran’ların dünyası hiç bu kadar göze ve gönüle yakın olmamıştı. Mitolojinin eşsiz hazinesi, sürrealist bakışı ile Emine Yedikuvvet’in fırçası ile camın altından bize hikayelerini sunuyor.

Emine Yedikuvvet’in Camaltı Resimleri

04 Mart 2007 tarihine dek

İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy kampusü “Sanat Tasarım Fakültesi’nde”

Sanatseverler ve camaltı tutkunları ile buluşuyor.

Emine_yedikuvvet_020

Daha öncede bu sayfada size Emine Yedikuvvet'ten bahsetmiştim. Moda desinatörlüğü, deri sektöründe desen çizimleri derken başlayan sonrasında cam ayna, vitray çalışmaları, yağlıboya resim ile devam eden yolculuğunda son yıllarda küçücük atölyesinde kendi gibi pek çok isminde yetişmesini sağlamış. Kendisini benim için bu kadar özel kılan, çok farklı bir dalda eserler vermesi. Camaltı, resim sanatı içinden çıkan çok özel bir teknik, cama tersten adeta oya gibi işlenen resimler; tekniğin zor olması nedeni ile Türkiye'de ve dünyada çok az sayıda sanatçı tarafından yapılıyor. Bu sergiden biraz geç haberim olmuş ve size biraz geç aktarabilmiş olsam da; cumartesi gününün o ayazında kulağıma mitolojiden efsaneler fısıldayan bu resimler içimi ısıttı. Hiç kavga gürültü etmeden karşılıklı boğazda oturan Karagöz & Hacivat, emzikli bebek kediler, camın arkasından çıkıverecekmiş gibi duran Nuh'um gemisinin sakinleri, Şahmeranlar, deniz kızları, uçan halılar figürleri ve renkleri ile adeta bir masal yaratmışlardı. Sergide sanatçının üç yağlıboya tablosu da bulunuyor. Bence mutlaka görmelisiniz. Çok yakında bu sayfalarda bir başka camaltı ressamından daha bahsedeceğim ki onun hikayesi bambaşka.

Sunday, 25 February 2007

Üç vakte kadar...

Image002_2 

2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edildiğinde olan sevincim, tasarlanan logoyu gördüğümde kursağımda kalmıştı. İçinde bu kadar efsane, bu kadar insan, bu kadar medeniyet barındıran her santimetrekaresinde girift mi girift öyküler yazılan, silinip temize çekilen, ezbere alınan bu şehirin logosu nasıl bu olabilirdi? Sağından baktım olmadı, soluna geçtim sakil durdu, hayal kurdum gözümde canlanmadı, camiiler desem değildi, çatılar desem çok uzaktı... Kim çizdi, nasıl tasarlandı, bize hiç soruldu mu diye düşünürken; cuma günü bir dost sohbetinde çok güzel bir haber aldım. Çok sevdiğim gönül gözü de açık olan rehberlerimizden Yener Adabaş, Kenan Hamdioğlu, Saffet Emre Tonguç'un ofisimize yaptığı o güzel ziyarette; imambayıldının isminin öyküsünden, Osmanlıca'ya, yeni Türkiye tanıtım filmine dek uzanan hiç bitmesin diye dua ettiğim sohbette işte bu gördüğünüz afişin müjdesini aldım. Akşam koşar adım geldiğimde e-mail kutumda bulmaz mıyım? Ne diyebilirim ki; bence İstanbul’u en güzel anlatan çalışmalardan biri olmuş. Bu şehrin havasını solumamış herkesin falında 3 vakte kadar İstanbul yolu gözükmesini dilerim.

Bu haftasonu İstanbul beni yine besledi; keskin soğuğuna, sert rüzgarına, yalancı güneşine rağmen dopdoluydu. Bu şehirde gün 24 saat değil, bu şehir hiç uyumuyor, bu şehrin ritmi 9 – 8 lik, bu şehrin insanları rengarenk?

Neler mi yaptım?

Rumelihisarı’nda masamın altında mangalım yanarken Sade Kahve’de kahvaltı ettim.

Kültür Üniversitesi Sanat Galeri’sinde Emine Yedikuvvet’in “Mitoloji’den Sürrealizm’e” adlı camaltı resim sergisini gezdim ( ki izlenimler yarın bu sayfalarda ).

Zeytinburnu’nun canlılığında alışveriş manzaralarını izledim.

Ahırkapı’yı, Cankurtaran’ı, Eminönü’nü, sahilyolunu izledim.

Hüseyin’in Yeri’nde Anadolu hisarında; sobanın üzerinde demlenen çay ile mutfakta kızaran sigara böreklerini yedim.

Kanyon’da sert esen rüzgara karşı Sosa’da pennemi yedim, Cuppa’dan multivitamin’inimi içtim.

Mars Prodüksiyon’un konforlu salonlarında; “Perfume” ve “ The Painted Veil” filmlerini izledim.

Yel değirmeni’ni rengarenk küçücük sokaklarını arşınladım, kulağımda Sezen Aksu’nun “Uçurum”u eşliğinde…

Fazıl Bey’in Türk Kahvesi’nde orta şekerli kahvemi yudumladım, Buket Uzuner’in “İstanbullular” romanı eşliğinde; şöyle bir çevirip kendime doğru kapadım falımı.

Komşu Fırın’dan ıspanaklı çıtkıt yedim, çay saatinde.

Gece yarısı saat 01:00 i gösterdiğinde Dolmabahçe’de soğuğa rağmen ışıl ışıl İstanbul silüetini izlerken, onlarca martının üşüyüp üşümediğini düşündük.

Ve daha satır aralarında neler, neler, neler…

( Bu afişte emeği geçen herkesin, eline, gözüne, yüreğine, aklına sağlık )

Thursday, 22 February 2007

40 yıllık tanıklık

Izaman_1

1970 yılı Temmuz ayında ürkekçe bakışan iki çift göz...

Birbirini çekingen tavırlar ile kavrayan iki el...

Gözlerinde gülümseyen, "nişanlanıyoruz" bakışı...

Genç kızın üzerinde eflatun mehtap kumaştan , üzeri çiçek ütüsü incili motifler,

Ayağında da Kapalıçarşı'dan alınma yanları taşlı lame ayakkabıları...

Delikanlı bildiğiniz filinta, koyu renk jilet gibi takım elbise...

1971 yılı Ocak ayı, dışarıda insanı ısıran cinsten bir soğuk…

Upuzun bir maraton koşusu tamamlanmış,

Azıcık aş kaygısız baş hayalleri ile samanlıklar seyran edilmiş,

Genç kızın üzerinde kuyruğu dantelli bir gelinlik…

( kayınvalidesinin akrabası için Almanya’da dikilmiş ve 1 kez giyilmiş )

Elinde taze kala çiçekleri, saçları topuz, makyajı evde yapılmış,

Yüzünde hem mağrur, hem hüzünlü, hem umutlu bir gülümseme

Damat bildiğiniz damat gibi …

1974 yılı Mayıs ayı, bahar bitmiş yaz geliyor…

9 aylık güzeller güzelli bir bebek, cam göbeği mavi denen renkten gözleri,

Babaannesinin ördüğü rengarenk bir battaniye üzerinde gülümsüyor

Bu gülümseme sonra onu Türkiye’nin en güzel 2. çocuğu yapıyor…

Tüm bu anlara şimdilerde adı İstanbul Caddesi olan Bakırköy’ün en işlek caddesindeki Saray Fotoğraf Stüdyosu tanıklık ediyor. Vizörün arkasında duran gözler, deklanşöre basan eller İbrahim Zaman’a ait. Şimdilerde 69 yaşında olan bu doğuştan fotoğrafçı, 40 yıllık sanat yaşamında 37 yıldır benim ailemin en güzel anlarının görgü tanığı olmuş. O karelerden birinde olmayı çok isterdim ama şimdi bunları anlatmak da çok büyük gurur. Fotoğraflar, zamanın, sevinçlerin, acıların, kayıpların, yaşanmışlıkların karşısında hep güçlü duvarları ile kale gibi duruyor.

İbrahim Zaman, “Tarlalar” Fotoğraf Sergisi

Cemal Reşit Rey Fuayesi, Darülbedayi Caddesi Harbiye adresinde…

Monday, 19 February 2007

Yemek Yeme Sorunsallarım Üzerine - 999….

Has_kral_008

İki yıldan uzunca bir zamandır, bu sayfalarda ve satırlarda gel gitlerime hep şahitsiniz değil mi? Eminim birkaçınız bu ne dengesizlik diye soruyorsunuzdur. Haklısınız, ne deseniz haklısınız, yerden göğe haklısınız. Bir gün başlık atıyorum; dietteyim, mutsuzum diye… Bir gün başlık atıyorum, derya kuzusu bunlar, Bandırma’dan geçmez diye… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Tamam da atasözleri içinde bile güzelim yiyecekler geçen bir ülkede doğmuş olmam, bir de üstüne üstlük köklerimi Selanik’ten almış olmam, benim suçum mu? Bana hiç soran olmadı ki, genlerime güzel yemek yapma, afiyetle yemek yeme genlerini eklerken. Doğal olarak sonuç ne oldu? Dönemsel olarak yanakları dolgunlaşan, bazen eteklerinin içinde tur atan, bazen ufak pantolon kazaları geçiren ama yedikçe mutlu, gözü doymayan, gittiği her yerde yöresel tadları deneyen, öğrenen, öğrendikçe mutfağına taşıyan kendi ile barışık bir diet insanı. Bu aralar yine yoğun akıcı bir yeme sezonu ardından yeşilliklerle dost bir hafta sonucu tartıda

-1 kg

. ibaresini görmenin mutluluğu ile sizlere bu satırları yazıyorum. “Yemeğe meyyalim vallahi dertten” cümleleri eşliğinde geçtiğimiz haftalarda yeniden birbirine kavuşan 2000 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunları olarak, sevgili Nevzat’ın ev sahipliğinde Aksaray’da buluştuk. Tramvay duraklarının arkasındaki sokakları yıllar önce o kadar çok arşınlardım ki, Doğu yemeklerinin, kebaplarının, tatlılarının hasını İstanbul’da bulabileceğiniz nadir yerlerden olan bu semt bir ara gerçekten uğrak yerim olmuştu. Ve “efsane geri döndü!”. Nevzat’ın tanıdıkları olunca aman bir izzet bir ikram, alevler, testiler, ateş yutan adamlar, çaylar, salatalar…

Has_kral_021

Bu sefer bir değişiklik yapayım soru & cevap şeklinde yansıtayım izlenimlerimi. Böylece yemekleri afiyetle betimlememe fırsat olmaz, dolayısı ile gözümde yeniden canlandıracak vaktim olmaz, yeniden canım çekmez…

Burası neresidir? Nasıl gidilir? Telefonu var mıdır?

Hatay Has Kral Sofrası. Aksaray Metro durağının arka sokağında, Kanarya Sevenler Derneği yanında, rengarenk bibercinin tam karşısında. Tel: 0212 534 97 07

Ne yenir? Ne içilir?

Menünün tamamı “yeme de yanında yat” sözü ile anlatılabilir. Bence yemeklerle birlikte aslında bir şey içilmemesi en güzeli, çünkü tadı öldürdüğünü düşünüyorum. Yemek bitimi bir demli çay işin kaymağı oluyor.

En önemli başlangıçları neler? Ben neleri öneriyorum?

Oturur oturmaz; yeşil Hatay zeytininden yapılma mis gibi zeytin salatası ve üzerinde has zeytinyağı. Ardından; hakiki et ile yoğurulmuş çiğ köfte ( ki artık gerçekten içinde et olanını bulmak zor ). Gavurdağı Salatası, zeytinyağlı kalem gibi sarma.

* Tam bu noktada bir bardak çay ile hafif bir rahatlama sağlanması şiddetle önerilir.

Spesiyali nedir?

Ahh ahh… Gel de anlat şimdi, tuzda tavuk dolmasını ve testi kebabını. Alevler içinde masanıza gelen tuzu kırılarak çıkarılan tavuğun içinin itina ile iç pilavla doldurulmuş olmasından mı başlasam, dibi kırılarak içinden ağızda dağılan sarımsakla pişirilmiş kuzu eti çıkan güzelim testiyi mi anlatsam? Sıcacık gelen lavaşları mı düşlesem. Görüyorsunuz ki soru cevap formatı bile dizginleyemiyor bu sevdayı.

Peki finali nasıl yapmalıyız?

Eğer birazcık yeriniz kaldı ise, üzerine tahin dökülmüş çıtır kabak tatlısı final sahnesi olabilir. Kireçte bekletilerek yapılan bu tatlıyı ilk kez Adana’da yemiş ve yıllarca her Adana seyahatim dönüşü İstanbul’a taşımıştım. Aklınızda olsun, bir süredir Mado şubelerinde de satılıyor.

Korkarım, eylemlerimiz devam edecek. Bu lezzet yolculuğunda yanakları dolgunlaşan yol arkadaşlarıma; Nevzat'a, Nuri'ye, Erdoğan'a, Hilal'e, Ahmet'e teşekkürler.

Sunday, 28 January 2007

Samatya’dan, Arjantin’e…

Ocak2007_005

…şimdi ay usul, yıldızlar eski

…hatıralar gökyüzü gibi…

Bazen zihninizde olanları yazıya dökmek için can attığınız anlar olur, söz uçarsa madem bunlar kalsın dersiniz. Kimseye söylemeden koşar bir kağıt kaleme sarılır, yoksa ezbere alır, olmadı tuşalara dökersiniz. Yeni yıla girdiğimiz gün Samatya sokaklarında dillerden dökülen hatıraları yazmak için can atılım geldi aklıma, trafiğe isyan edip bir an önce yazı masamın başına oturabilmek istiyordum. Öyle olmadı. Neden mi? Garip bir hastalık, ardından tuhaf uzaklaşmalar derken, her yazımın başına oturuşumda incitmemeye, eksiltmemeye çalışmak için doğru sözleri özenle seçmeye çalışmam beni takvimde 28 yaprak koparıp atmaya dek götürdü.

Zaman hızla akıp giderken; 01 Ocak 2007 günü yılların arasından tekrar sıyrılıp gelen dostum Erdoğan beni tek bir biletle hem Samatya’ya hem Arjantin’e götürdü.

…sizden bir süre düşünmenizi istiyorum, hadi gelin son dönemin moda cümlelerinden birini sarfedeyim, “geçmişe kısa bir yolculuğa çıkalım”. 9 yaşında neredeydiniz? Ne yapıyordunuz? Ne oyunlar oynuyordunuz? Geleceğe dair hayalleriniz var mıydı? Ya da geleceğin ne olduğunu biliyor muydunuz? Toprağından beslenen, yaşadığı sokakları , gördüğü yüzleri ceplerinde biriktiren, duyduğu sözleri ezberine alan insanları geçmişe yolculuğa çıkarttığınızda; aslında neredeyse pasaportunun tüm sayfaları dolan siz oluyorsunuz. Bazen karşınızdaki insana baktığınızda yaşı ile doğru orantılı paylaşımları olabileceğini düşünürken çoğunlukla büyük de bir yanlışın içinde buluyorsunuz kendinizi. Samatya, Samatya’lı olanları işte böylesine besleyen bir semt ; sessiz, sakin, birbiri ile değil yaşamın ta kendisi ile kavgası olan, kocaman zengin bir mozaiği oluştururken her biri birbirlerinin farklı renk ve yapılarını koruyan yücelten, camisi ile kilisesi kilisesi ile havrası sinagogu yan yana olan, kardeşliğin – barışın – hoşgörünün tarihi olan bir semt. Trend bilmeyen, eskiyi yaşatan, rengarenk meydanı, tren yolu kenarına çizilmişcesine yerlerştirilmiş daracık, renkli sokakları, birbirini kesen sokaklarda hala hınzırca çatapat patlatan çocukları, meydanda belde lastik atlayıp sekizlere zorla çıkabilen saçı örgülü şirin kızları ile, kebapçıları, hastaneleri ile bugünkü adı ile Koca Mustafa Paşa, yüreğimdeki adı ile Samatya, “sene bele n’oldu” türküsünü söylüyor bugünlerde tanıyamadığı kentinin kayıp insanlarına…

Ocak2007_007

…işte böyle bir semtte, takvimler 1985 – 86’ları gösterirken, sokaklarda koşuşturan bir çocuk hayal edin, kimi zaman topun peşinde, kimi zaman misketlerinin. Ve 9 yaşındayken; Surp Kevork kilisesinden aşırdıkları mumları yine Samatya sokaklarında satarlar, kazandıkları parayı avuç içlerinde sıkı sıkı tutarak bakkala gidip yoğurt alırlar, hızlı koşar adımla varıp gittikleri evlerinde su ile kovada karıştırdıkları yoğurtla yaptıkları ayranı semt pazarında satarlar. Mevsime göre bakkaldan kimi zaman limon alınır, pazarda satılan da limonata olur hali ile. Ama tüm bunlar büyüklerin “çocuk aklı” deyip geçtiği o cümleleri sonuna dek anlamsız kılan bir hayale ulaşmak içindi. Erdoğan ve arkadaşları geceleri herkesten gizli saklı saydıkları, parmakları ile hesapladıkları o paraları Arjantin’e gitmek için biriktiriyorladı. Komşu evlerdeki tek kanallı televizyona, spor saatinde biraz daha yaklaşıp, Arjantin’den gelecek haberler heyecanla bekliyor, “Diego Armando Maradona” ismine kulak kabartıyorlardı. İşte o paralar Maradona’yı bir kez görebilmek için gidilmesi gereken upuzun bir yolun bileti içindi.

İşte şimdi sözün bittiği yerdeyim, ne diyebilirim ki? Her geçen günle birlikte gözümüzün dünyaya açıldığını düşünürken, gönlümüzün bu kadar kapanması, hayallerimizin yitişi üzüyor beni. Ben şimdi Samatya’da o 9 yaşındaki çocuk olmak istiyorum, yeni coğrafyaları tüm saflığımla hayal etmek istiyorum. Etrafımdaki bir avuç insanla, yüreğimizin peşinden gitmek istiyorum.

Wednesday, 10 January 2007

Yola Devam

Mardn_383_1

Satürn, 84 yıl sonra Türkiye'nin ilk kurulduğu bölgeye en yakın konumundaymış, Türkiye için çok önemli bir dönüm noktasıymış, 2007 seçim yılıymış, Yay burçları için zirvede bir yıl olacakmış, yazanlar & çizenler ünlü olacakmış, gezenler daha uzaklara gidecekmiş, ilk kez bir bayan popstar olmuş, "Beynelmilel" Berlin Film Festivali'ne gidiyormuş, "Dondurmam Gaymak" Oscar'a yelken açmış, Eurovision'a Kenan Doğulu katılacakmış... Yüzümüzü güldürecek tüm bu gelişmeleri birlikte izleyip, emektar yürekleri birlikte alkışlayacağız. Tüm bunlar olurken bir eksikle de olsa bu sayfalarda olmaya devam edeceğim. Ama 2007 yılında da yolculuklarım, paylaşımlarım, tad aldıklarım, gezdiklerim, gördüklerim, izlediklerim, aldıklarım, taktıklarım, sevdiklerim, bağlandıklarım, yüreğimin titredikleri bu sayfada devam edecek. Siz burada oldukça, birlikte sevgiyle kaldıkça....

Özel; Yukarıdaki fotoğraf, Hasankeyf gezim sırasında birden bire önüme çıkan nazar duasına ait. Yıldızlarınız hep yüksekte olsun, nazarlardan saklanın, korunun.

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

copyright © 2004-2007