Uyy Trabizon!
Adı melas kelimesinden türeyen ve Yunanca’da “kara dağın meryemi” anlamına gelen Sümela Manastırı, insan azminin en hayran bırakan eseridir. Bir dağın yamacına kondurulan ve altından Altındere’nin aktığı manastır, insanı kendisine çeker. Dik yamaçları tırmanırken attığınız her adımda, bir heyecan bir merak hasıl olur. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, Hz.İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryemin bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Alexios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır. Zaman zaman sis basan yamaçların ardından manastıra ulaştığınızda; tüm duvarlara resmedilmiş İncil, tüm ziyaretçileri selamlayan Meryem Ana ve oğlunun resimleri içinize birden sevgiyi, barışı ve hoşgörüyü doldurur. Rum Pontus Kralı III. Alexis’in taç giyme töreninin de yapıldığı manastır 72 odadan oluşmaktaydı. Binanın arkasındaki bahçede bulunan havuzlu çeşmenin suyunun kutsal olduğuna inanılmaktadır. 1980 yılı sonrasında Sümela Manastırı’na araba ile ulaşımın sağlanması için bir yol açılsa da; manastırı inşa edenlerin duygularını anlayabilmek dahası heyecan duyabilmek için 200 mt.lik dik yamacı yürüyerek çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Manastıra ilk çıkışımda Canon’u mun zoom objektifini elimden düşürüp, 50 mt. Aşağıda yakaladığımda duyduğum o kalp çarpıntısı & heyacan ve sevincin hemen ardından gözüme takılan kardelenler sanki Tanrı’nın bana yolladığı bir geçmiş olsun hediyesi idi.
Sümela’ya veda edip Dilinize dolanan Karadeniz Türküleri eşliğinde aynı yolu hızlı hızlı iner, Coşandere’de Karadeniz Mutfaklarının en güzel tadlarıyla buluşursunuz. Kaygana, kuymak, kurufasulye, mısır ekmeği yüzünüze kocaman bir gülümseme yayar. Çoğumuzun mıhlama adı ile bildiği mısır lapası kuymak, içeriğinde bulunan yoğun tereyağına rağmen yöre insanının günün üç öğününde de tükettiği lezzetli bir yemektir. Mıhlama Karadeniz’de her yörede farklı pişirilirken; Trabzonda : Mısır unu yağla kavrulmaz. Yağ eritildikten sonra minci peyniri ilave edilir ve peynir hafif eriyince yağ yanmadan su eklenir. Daha sonra mısır unu yavaş yavaş karıştıralarak eklenir. Fokurdamaya başlayınca karıştırma işlemi bırakılır ve tereyağının kuymağın üstünde birikmesi beklenir, sıcak servis yapılır. Karadeniz’in nefes kesen yaylaları iklim elverdiğince size muhteşem bir fotoğrafçı olmanızın yolunu açar. Karadeniz’de deklanşöre basmanın dışında başka hiçbirşeye, ek ışığa, filtreye, ayara ihtiyaç duymasınız. Çünkü Karadeniz başlı başına bir tablodur.
Trabzon’dan evinize dönerken; gözlerinizin önünde kalan o muhteşem manzaraya ilaveten, tarihi çarşıdan Trabzon Bileziği, mandıralardan tereyağ, peynir, Meydandaki tarihi Fırından ekmek, Çardak pidecisinden pide, kasetçiden Horon Havası götürmeyi unutmayın. Bir de vakit bulursanız otogardaki kahveye gidip camındaki yazıyı mutlaka okuyun! ( ne yazdığını söylemeyeceğim, görmek ayrı bir keyif katacak size) Bize yeniden Karadeniz’in güzelliklerini hatırlatan Hürriyet yazarı Ayşe Arman’a da teşekkürü borç bilirim :).
















Recent Comments