Thursday, 02 August 2007

Uyy Trabizon!

Trabzon_2007_294_2

Adı melas kelimesinden türeyen ve Yunanca’da “kara dağın meryemi” anlamına gelen Sümela Manastırı, insan azminin en hayran bırakan eseridir. Bir dağın yamacına kondurulan ve altından Altındere’nin aktığı manastır, insanı kendisine çeker. Dik yamaçları tırmanırken attığınız her adımda, bir heyecan bir merak hasıl olur. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, Hz.İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryemin bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Alexios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır. Zaman zaman sis basan yamaçların ardından manastıra ulaştığınızda; tüm duvarlara resmedilmiş İncil, tüm ziyaretçileri selamlayan Meryem Ana ve oğlunun resimleri içinize birden sevgiyi, barışı ve hoşgörüyü doldurur. Rum Pontus Kralı III. Alexis’in taç giyme töreninin de yapıldığı manastır 72 odadan oluşmaktaydı. Binanın arkasındaki bahçede bulunan havuzlu çeşmenin suyunun kutsal olduğuna inanılmaktadır. 1980 yılı sonrasında Sümela Manastırı’na araba ile ulaşımın sağlanması için bir yol açılsa da; manastırı inşa edenlerin duygularını anlayabilmek dahası heyecan duyabilmek için 200 mt.lik dik yamacı yürüyerek çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Manastıra ilk çıkışımda Canon’u mun zoom objektifini elimden düşürüp, 50 mt. Aşağıda yakaladığımda duyduğum o kalp çarpıntısı & heyacan ve sevincin hemen ardından gözüme takılan kardelenler sanki Tanrı’nın bana yolladığı bir geçmiş olsun hediyesi idi.

Trabzon_2007_265

Sümela’ya veda edip Dilinize dolanan Karadeniz Türküleri eşliğinde aynı yolu hızlı hızlı iner, Coşandere’de Karadeniz Mutfaklarının en güzel tadlarıyla buluşursunuz. Kaygana, kuymak, kurufasulye, mısır ekmeği yüzünüze kocaman bir gülümseme yayar. Çoğumuzun mıhlama adı ile bildiği mısır lapası kuymak, içeriğinde bulunan yoğun tereyağına rağmen yöre insanının günün üç öğününde de tükettiği lezzetli bir yemektir.  Mıhlama Karadeniz’de her yörede farklı pişirilirken; Trabzonda : Mısır unu yağla kavrulmaz. Yağ eritildikten sonra minci peyniri ilave edilir ve peynir hafif eriyince yağ yanmadan su eklenir. Daha sonra mısır unu yavaş yavaş karıştıralarak eklenir. Fokurdamaya başlayınca karıştırma işlemi bırakılır ve tereyağının kuymağın üstünde birikmesi beklenir, sıcak servis yapılır. Karadeniz’in nefes kesen yaylaları iklim elverdiğince size muhteşem bir fotoğrafçı olmanızın yolunu açar. Karadeniz’de deklanşöre basmanın dışında başka hiçbirşeye, ek ışığa, filtreye, ayara ihtiyaç duymasınız. Çünkü Karadeniz başlı başına bir tablodur.

Trabzon’dan evinize dönerken; gözlerinizin önünde kalan o muhteşem manzaraya ilaveten, tarihi çarşıdan Trabzon Bileziği, mandıralardan tereyağ, peynir, Meydandaki tarihi Fırından ekmek, Çardak pidecisinden pide, kasetçiden Horon Havası götürmeyi unutmayın.  Bir de vakit bulursanız otogardaki kahveye gidip camındaki yazıyı mutlaka okuyun! ( ne yazdığını söylemeyeceğim, görmek ayrı bir keyif katacak size) Bize yeniden Karadeniz’in güzelliklerini hatırlatan Hürriyet yazarı Ayşe Arman’a da teşekkürü borç bilirim :).

Tuesday, 31 July 2007

Karadeniz'in Masası Trabzon

Trabzon_2007_146

Karadeniz’i çevreyelen dik yamaçların üzerinde denize doğru uzanan, kiminin semaverde demlediği çayını içtiği, kiminin mısır ekmeğini bandığı kuymağını oturttuğu, kiminin fırından yeni çıkmış pidelerini yaydığı bir masa şeklindeki Trabzon şehrinin adı antik yunandan bu yana masa anlamına gelen Trapezus kelimesinden türemiştir. Trapezus bugünkü adıyla Trabzon; Evliya Çelebi seyahatnamesinde 2500 yıl önce  Tuğra-Bozan adıyla yer almış, Aristo’nun Yunanca metinlerinde “köle satılan düz platform” diye teşbih edilmiş, Hamilton’un kitaplarında ise Trabzon’dan çıkarılan sikkeler üzerinde yeralan masa şekilleriyle de desteklenerek Trapezus diye zikredilmiştir.  Trabzon’un kuruluşu İ.Ö. 8.yy.a dek uzanmaktadır. Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların atası olduğu sanılan Kolkhların yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Bugün Türkiye’nin en önemli ticaret şehirlerinden biri olmasını tarihi boyunca Roma ve Bizans hakimiyeti görmesine, İpek Yolu’nun kollarından biri üzerinde kurulmuş olmasına borçludur. Yüzyıl başlarında Trabzon’a korku salan  sıtma salgını nedeniyle sahil kesimini bırakıp kaçan yöre halkı kendine tepelerde bir yaşam sürmüş, salgının bitiminden sonra ise sahil kesimi özellikle Doğu Anadolu’dan büyük bir göz almıştır. Geçtiğimiz yıl açılan Doğu Karadeniz Sahil Otoyolu projesi ardından yerli halk yeniden sahil kesimine dönüş eğilimindedir.

İlk kez gidenlerin havaalanına iniş sırasında “acaba denize düşer miyiz?” diye hafif bir endişe ile indiği Trabzon; insanı her adımda şaşırtır. Çatık kaşlı, sert mizaçlı, iri kemikli Trabzon halkı başlangıçta size biraz mesafeli yaklaşsa da; sohbet aileye, köklere, en çok da futbola geldiğinde birden bire sımsıcak kavrayıverir sizi. Belki de kendi ile en barışık yöremiz olan Trabzon’un ilk ve en eski 5 yıldızlı otelinde konuklara odalarda “Karadeniz Fıkrası” kitabı hediye edilmesi de bu tevazunun bir göstergesidir. Ayrıca; Karadeniz’den giderek Yunanistan’a yerleşmiş olan ve Ponti olarak adlandırılan topluluktada Laz fıkraları dilden dile anlatılmaktadır. Yalnızca isimler değişmiş; Temel olmuş Yorgo, Fadime olmuş Simela…

Trabzon_2007_437_2

Türkiye’nin her dönemde en önemli memleket meselesi olan futbolun hayata yansımasının en önemli izleri yine Trabzon’da çarpar gözünüze. Sahil şeridi boyunca serpiştirilmiş Trabzonspor’a ait tesisler, caddelerde satılan Trabzonspor atkıları, sokak arasındaki Trabzonspor müzesi, ve kahve sohbetlerinin baş konusu Trabzonspor 1976 yılında Lig şampiyonu olmasının ardından günümüzde de 3 Büyükler deyimini 4 Büyükler olarak değiştirme çabasındaki en önemli Anadolu takımlarındandır.

Yüzyıllardır yan yana yaşayan Rum, Ortodoks, Müslüman halklar kültür çeşitliliğinin yanı sıra, halk danslarının, el sanatlarının ve mimarinin de en önemli örneklerini vermişlerdir. Çarşı Camii, 14. Yy Ceneviz eseri Bedesten, surlar, Ayasofya Kilisesi ( fresklerinde Hz. İsa’nın hikayesi nefes kesici olarak betimlenmiştir), Ayvasıl Kilisesi, Kızlar Manastırı, Atatürk Köşkü, Ortahisar evleri bu örneklerin günümüze dek gelen en önemli eserleridir.

devamı var...

Friday, 06 July 2007

Gönderilememiş Mektuplar...

Mardinmays_354

Bugün bulutlar simsiyah sokağımı kaplayıp, pencereme hızlı yağmur damlarlı vururken;  kucağımızda biriken gönderilememiş mektuplar geldi aklıma. Yazılıp da sonradan vazgeçilen değil, başlayıp da bitirilemeyen değil, alıcısı olmadığı için gönderilemeyen mektuplar. Alıcısı artık adresinde olamayacağı için, posta kutusundan mektupları alacak bir çift heyecanlı el olmayacağı için, postacı kapıyı çaldığında “kim o?” diye seslenen olamayacağı için gönderilemeyen mektuplar. Kendimi bildim bileli, 3. Sayfalarda okuduğum, haber bültenlerinin sonlarında rastladığım, kampanyalar düzenlenen, bir savaştan da daha çok ülkemize zarar veren, gençliğimizi yitirten, nüfusumuzu küçülten, ocaklar söndüren, ne yapıldıysa bir türlü önlenemeyen trafik canavarı yüzünden gönderilemeyen mektuplar. Bugün yüreğimi sıkan, boğan üzen haberlerin üstüne; gezi notlarımı düzenleyip sizlerle paylaşmak istediğim şu günlerde; mavi ile yeşilin dansettiği , azgın Karadeniz sularının dizginlendiği belki de güzelliği karşısında hülyalara dalarak sakinleştiği, o minicik rüya belde Amasra’da hüzün var. Bu hüzün ne yazık ki Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın aşkına dekor olan Amasra’da çekilen “Gönderilmemiş Mektuplar” filminin hikayesindeki hüzün değil. Biz gencecik bir değeri daha adına trafik canavarı denen o illete kurban verdik. İlk olmadığı gibi son olmayacağını da biliyoruz. Bu yıl ne yazık ki ben de o kadar üzücü haberler aldım ki bu canavardan; tanımadığım ama içimi yakan tüm haberlere ek olarak çok sevdiğim bir arkadaşımın 3 aylık eşini, çok sevdiğim bir ağabeyimi, aynı sıralarda okuduğum çok değerli bir foto muhabirini erkenden uğurlamak zorunda kaldım. Kendi kullandığım araç ile Diyarbakır yolunda bir kaza yaparak, verilmiş sadakam varmış cümlesini kurabildim. Ama herkes şanlı olamıyor. Hayat bize ne yazık ki her zaman gülen yüzünü göstermiyor, hayat her zaman gezilerden, insanlardan, keyifli hikayelerden de ibaret olamıyor, keşke olsa. Keşke hiç kimse yanımızdan isteğimiz dışında ayrılmasa, keşke hiçbirimiz “trafikte şakanın olmayacağını” unutmasak, keşke hepimiz kendimize ve çocuklarımıza araçlarımıza biner binmez emniyet kemeri takma alışkanlığını kazandırabilsek, keşke trafikte makaslar ata ata ilerlemenin keyif vermenin ötesinde başkalarını tehlikeye atmak olduğunu antabilsek, keşke uzun yola uykumuzu alarak ve dinlenmiş olarak çıkabilsek, keşke hız limitlerini aşmanın bize sadece 10 dak. Kazandırdığını görebilsek, keşke hiç hatalı sollamasak!!  Keşke güzel ülkemin güzel toprakları hiç hüzünlü günler yaşamasa…

KEŞKE HİÇ KEŞKE DEMESEK…

Tuesday, 29 May 2007

Yürekten Göze, Gözden Yüreğe Akanların Sergisi

Mardinmays_139

Geçtiğimiz haftalarda hepimizin imece usulü yüreğimizi koyduğumuz o güzel kitabın "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer" in müjdesini vermiştim sizlere... Daha bir haftası dolmadan ikinci baskısını yine Saffet verdi telefonda... Ben yine elimde bavul İzmir yollarına düşmüşken aldım o güzel haberi, sonra Kordon'da keyifle yürüyüp Konak Pier'e gittim. Remzi Kitabevi'nde en önde en güzel rafında sevinçle bir daha kucakladım. Gelelim şimdiki sebeb-i yazıma. Piyasaya çıktığı ilk hafta en çok satanlar listesine giren ve ikinci baskısı yapılan bu kitaptaki Saffet Emre Tonguç'a ait olan fotoğrafların en özelleri 6. yüzyıldan kalma bir Bizans Sarnıcı'nda bulunan Nakkaş Sanat Galerisi'nde 01 Haziran'dan itibaren sergilenecek. 05 Haziran 2007'de saat 19:30 da sergi ile ilgili özel bir tanıtım düzenlenecek. Hepinizi orada görmekten büyük mutluluk duyacağız. Gelebilmenizin en kolay yolu; Sahil Yolu'ndan Çatladıkapı'ya gelip,yukarıya devam edip, Eresin Oteli'ni geçtikten sonra sola sapabilirsiniz.  Cağaloğlu Yokuşu'ndan geliyorsanız, düz devam edip, Türk İslam Eserleri Müzesi ve Dikili Taş'ın olduğu meydana ulaşıp, sağdaki yokuştan aşağı inin, Nakkaş solunuzda kalacak. (Nakilbent Sok. No:33. Tel: 0212- 5165222) Bu güzel fotoğraftaki gözlere, Dara’mın güzel çocuklarının saçlarına gelen bahar bize sevgiyle, mutlulukla, küçük hediyelerle ve müjdelerle geldi. Şimdiyse ısınan havalar coşkulu bir yazın habercisi… Hayatta hep küçük yüreklere büyük umutlar ekmeye inandım, en çok isyan ettiğim anlarda küçücük hediyelerin gökyüzünden düşüverdiğine hep şahit oldum. Hadi bahar dallarından taç yapıp saçlarımıza, takalım yanaklarımıza kocaman gülümsemelerimizi çıkalım hayata, sevgiyle kalın. Gözleriniz hep güzelliklere tanık olsun, çevrenizde hazineler saklayan dostlar bulundurun, göreceksiniz ki o dostlar size kocaman mutluluklar hediye edecekler. Bu arada ne zaman ve nerede karşımıza çıkacağını bilmediğimiz tüm güzellikler için fotoğraf makinelerinizi de yanınızdan ayırmayın.

Wednesday, 16 May 2007

Çıktı! Almadınız mı?

Kapak1_2

Ayın 19 uydu. Dolunaydı. Bana ay her yusyuvarlak oluşunda iyilikler ve güzellikler getiren dolunay. Telefon çaldı. Telefonda Saffet’in o insana her duyuşunda pozitif enerji yükleyen sesi vardı. Ama bu sefer diğerlerinden farklı, biraz daha heyecanlı, biraz daha neşeliydi. Bir çırpıda bana yeni çıkaracakları kitabın müjdesini verdi. Müjdeden de öteye gidip, aynı zamanda bana hayatımın en büyük hediyesini de verdi. Kitapta emeği geçenlerden biri olabilme gururunu, kitabın sayfalarını taçlandıran bazı fotoğraflar için deklanşöre basabilme onurunu yaşattı. Herkesten önce tüm satırları bir nefeste okuyabilmenin, paragraflar arasına notlar alabilmenin, fotoğraflarımı sayfalarda görebilmenin bana yaşattığı mutluluğu sanırım ömrümce hiçbirşeye değişmeyeceğim.

Geçtiğimiz günlerde; Urfa sokaklarında dolaşırken şunu fark ettim. İlk defa gittiğim yerlerde, ya da her şeyden arındırarak kendim için yeniden gittiğim yerlerde ilk adımımla birlikte; bir şarkı tutturuyorum ve nameler arasında hülyalanmış gibi geziniyorum heryeri. Çoğu kez gezi bittiğinde makinemin numaratörü 300 ü gösterirken, aklımda parça parça 10’larca yazı da birikmiş oluyor. Herkesin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi; her gezgin’in de bir geziş stili var anlayacağınız. Şimdi kulağımda Sezen Aksu’nun dizeleri ile ; “sılaya giden döner de bir gün”… ü dinlerken size neredeyse ilk ağızdan bir kitap müjdesi vermek istiyorum.

Saffet Emre Tonguç ile Fatih Türkmenoğlu bir gün, sanırım uzak diyarların birinde bir köprüde karşılaşmışlar. Bu öyküde ne bir inat ne bir yol kavgası var; yılların yaşanmışlığı, gezilen görülen 100’den fazla ülkenin birikintileri, her biri görsel bir hazine olan 2000 den fazla fotoğrafın eteklerden birden bire dökülmesi,  alışılmışın aksine “birlikten güç doğar” fikri ve belki de en önemlisi topraklarından beslenilen büyünen bu süprizli ülkeye duyulan vefa var. “Türkiye’de Görülmesi Gereken 101 Yer” kitabı yüzlerce gezginin heyecanlı bekleyişlerinin ardından bu Cuma günü Boyut Yayıncılık’tan çıkarak bence sadece raflardaki yerini almakla kalmayacak, aynı zamanda sırt çantalarında fotoğraf makinelerinin yanına baş köşeye kurulacak.

Saffet Emre Tonguç; 90 dan fazla ülke gezmiş, 20 yıldır fotoğrafçılık ve turizm yazarlığı yapan ödüllü bir turizm elçisi.

Fatih Türkmenoğlu; 45 den fazla ülke gezmiş, uzun yıllardır Türkiye’de ve yurtdışında televizyon habercisi ve program yapımcısı.

Kitap; adeta bir gezi antolojisi. Türkiye’de görülmesi gereken 101 yeri ( Gölyazı, Trilye, Mardin, İznik, Alaçatı...) sadece anlatmakla kalmıyor, en güncel hali ile nerede kalınır? Nasıl gidilir? Nerede Ne yenir? i alışılmışın aksine doğru adres ve iletişim numaraları ile de sunuyor. “Şu sokakta bu var, sağa dönün karşıda şu var” diye işaret etmenin ötesine geçerek, yaşamların, efsanelerin, yerlere hayat veren insan hikayelerinin de altını ustaca çiziyor. kitapta, çoğu Tonguç’un arşivinden, bin civarında fotoğraf var. Ayrıca, Şemsi Güner, Refik Ongan, Nil Yüzbaşıoğlu,
Serhan Güngör , Aydın Kudu’nun ve naçizane benim fotoğraflarım bulunuyor. Fotoğraflardan bir bölümü, 1-12 Haziran tarihleri arasında İstanbul Sultanahmet’te, 6. yüzyıldan kalma bir Bizans Sarnıcı’nda bulunan Nakkaş Sanat Galerisi’nde sergilenecek.

Yani kısacası; anlatılmaz okunur. Bu kitapta bulunduğum andan itibaren her seferinde göğsümü kabartan, her heyecanlı arayışında beni gururdan ağlatan, Kitabın yazılı basında her tanıtımında benim fotoğraflarımdan seçkiler kullanarak bana dünyaları veren Saffet’e ve Fatih Türkmenoğlu’na teşekkürlerimle…

Tuesday, 17 April 2007

Aşkın sulara gömüldüğü yer…

Mardin_urfa_285

“Fırat’ın üzerinde morlar kırmızı oldu, kırmızılar turuncu. Işıltılar, kıpraşmalar başladı gürüldeyen coşkulu suyun üzerinde. Gün ışıyorken bir horoz sesi duyuldu uzak bahçelerden. Sabahın esintisiyle hışırdadı Mezopotamya sümbüllerinin yaprakları. Taş evlerin arasında bir çift telaşlı ayak sesi duyuldu. Saçının örgülerini, örtüsüne sıkıştırmaya çalışan Fatma köşeyi dönüverdi, umutsuzlukla. Tepenin kenarında iyiden iyiye üşüyen Halil’in yüzü aydınlandı birden. Sonra kapkara bir bulut geçiverdi gözlerinden. Fatma koştu, sarıldı Halil’in ellerine, birbirimizi hiç bırakmayalım dercesine. Sarıldılar birbirlerine, Fatma içine çekti zeytin sabununa karışmış tütün kokan Halil’inin teninin kokusunu; Halil parmakları ile araladı Fatma’nın gül kokan saçlarını. Fırat bir çekildi, bir gerindi, kabardı birden bire. Birbirlerine baktılar, ya şimdi ya hiç der gibi. Bir an düşünmedi Fatma, Halil’in elinde azgın sulara atlarken…”

20 dakika oldu Mustafa’nın motoru ile Halfeti’den Fırat’ın sularına açılalı. Takvimlerde Nisan yaprakları, havada Haziran sıcağı, bende ise nabız gitmiş, tansiyon yükselmiş, nefesimse kesik kesik, bir yandan da dilimde bir türkü “Şu Fırat’ın suyu akar serindir oy oy, yarimi götürdü zalim..”. Gece yatağımda hayalini kurduğum, düşlerimde gördüğüm, okuduğum, duyduğum, söylentilere kulak astığım Halfeti’de, yarı belime dek sarktığım beyaz kayık, gürültülü bir şekilde ilerlerken Rumkale’ye doğru, ben suya soktuğum elimle suları yarıyorum. Orada olduğuma inanmakla, inanamamak arasındaki çizgide gidip gidip geliyorum, güneş yanaklarımı kızartırken. Kolay mı? Sabahın köründe çıkmışız yağmur fırtına arasında Hasankeyf’den, ellerimizde haritalar önce 190 km yol yapıp gelmişiz Urfa’ya, sonra bir telaş bir heyecan tutturmuşum elma şekeri isteyen çocuklar gibi gözlerim yaşlı “Halfeti’ye gidelim” diye. Öyle ki; üzerine 120 km. daha yol yapıp gelmişiz buralara. Urfa’da Halfeti’ye gitmek istediğimi söylediğim otel görevlisi, İstanbul’dan geldik diye midir bilmem ama, “gidin abla orası Urfa’nın Bodrum’udur” diye öve öve aklı sıra gidilir görülür imajına katkıda bulunurken, ben ona dönüp, “ben siyah gülleri görmek istiyorum” diye cevap veriyorum.

Mardin_urfa_178

Birden motor hafifçe sallanmaya başlıyor, çünkü karşıdan hızla fiber bir tekne geçiyor, yüksek sesli müzik eşliğinde; ama oradan yükselen notalar biraz daha şen “ Ağrı Dağı’n eteğinde, cano cano” diye tempo tutuyor, teknedeki gençler. Halil ile Fatma’nın kederini dağıtıveriyorlar birden, hayatın devam ettiğine atfedercesine. Bu arada Mustafa gülen gözleri ile sesleniyor bana “ Hocam, karnınız açsa arayayım ben lokantayı, kızartma mı yersiniz?” O an aklımıza geliyor, sabah 06:00 da Midyat’ta yediğimiz simitten başka bir şey yemediğimiz. “Dur hele” diyoruz, “görelim heryeri, gezelim de karın doyurması kolay, Duba Restaurant varmış zaten burada” diyecek oluyoruz, “Hocam yok ben sizi ellerimle Siyah Gül Restaurant’a götüreceğim” diyor.

O an yine gözümün önüne geliyor, Halil ile Fatma. Suya gömülmeleri, dibe doğru uzun yolculuklarında birbirlerinin gözlerinin içine bakışları, sonra yaşadıkları derinlik sarhoşluğu ve hiç ayrılmayan kenetlenmiş elleri. Bu aşkın yöreye armağan ettiğine inandığım siyah güller geliyor gözümün önüne; Halfeti’nin Fırat’a bakan teraslarında yetişen siyah gülleri. Yaslı, yorgun siyah gülleri. Tohumu dünyanın neresine götürülürse götürülsün bir tek Halfeti’de siyah açan gülleri. Motor sesi birden alçalıyor, motor yavaşlıyor; “Hocam, bak Rumkale’ye geldik, çıkacak mısınız kaleye?” diye soruyor Mustafa…

Friday, 30 March 2007

Buhurdanlığı Okmeydanı’nda mı Oman’da mı yakıyoruz?

Oman_752

Odun & kömür sobalarının son devrine, gaz sobalarının lale devrine tanık olmuş, doğalgaz mereti ile çocukluktan gençliğe geçişte tanışmış olan bendeniz “Okmeydanı’nda buhurdanlık mı yakıyoruz?” sorusuna pek çok kez tanık oldum. Etrafını zor ısıtan sobalar ile koca bir evi ve aileyi ısıtmaya çalışan anneler, sımsıkı örtülü oda kapılarından birini açtınız mı arkanızdan seslenirverirlerdi bu soruyu… Yıllar sonra anladım meramlarını. Ve yıllar sonra buhurun, buhurdanlığın öyküsünü dinledim bilenlerden, sıcak memleketlerden birine yaptığım ziyarette.

Bildiğimiz tütsüye benzer, metal veya topraktan bir kapta etrafa hoş koku vermesi için yakılan bir bitki kurusuydu aslında buhur. Ama halklar, ülkeler arasında pek çok söylenişi, kullanışı olmuş bugüne değin. “Amber gibi kokmak” deyimine ilham olmuş amber ağacının kabuklarıdır bir anlatılışa göre buhur. Genelde tropik bölgelerde yetişen amber ağacının kabuklarına Anadolu’da “günlük” denilmekte, nefes açıcı özelliğinden yararlanılan günlüğün bir başka yürek okşayan öyküsünü dinledim geçenlerde; beşikteki bebeklerin göğsüne konulan buhur hem onların nefesini açıp solunum yolu dertlerine deva olurken hem de annelerinin sıcaklığını kokusunu yanlarında hissetmelerini sağlarmış, tıpkı karanfil gibi.

Buhuru yakarken kullanılan genelde toprak olan münyatür mangallara ise buhurdanlık adı veriliyor. Buhur ve tütsü aynı zamanda ruhani ve manevi dünyada da çokça kullanılan objeler. Yeryüzünde pek çok din ve inanışta yerleri var. Ayin, tören ve dualar sırasında ortamı ruhani anlamda temizlemek, ortamdaki konsantrasyonu sağlamak ve boyut değişimine giden yolu açmak amacı ile de buhur ve tütsü asırlardır kullanılıyor. Pek çok inanışta kömür ateşi temsil ederken, buhurdanlık ise havayı ve havadaki duruluğu temsil ediyor.

Oman_047

Ekim ayında ziyaret ettiğim Umman Sultanlığı’nın sembollerinden biri de rengarenk elişi motiflerle süslenmiş, kırmızı toprak tütsü kaplarıydı. Çok keskin kokulu reçine topakları bu kapların içinde küçük kömür parçacıklarının korunda yakılıyor. Umman Sultanlığı’nın dünyaya açılan mis kokulu ticaret kapısı olan bu reçine topakları, ‘frankincense’ adını verdikleri buhur ağacından elde ediliyor ve tütsünün yanı sıra parfüm yapımında da kullanılıyor. Muscat’ın kapalı çarşısını gezerken bu renk cümbüşü karşısında hayrete düşüyorsunuz. Benim gibi burnu koku almasa da yoğun kokuların olduğu ortamları geniziyle algıyanlardan iseniz; rengarenk buhurların ve tütsü yağlarının olduğu dükkanları ivedilikle fotoğraflayıp çıkmalısınız ki; zira seçenekler yüzlerce… Bu satırları yazarken aklıma hafif irkilerek “Koku” filmi geldi. Her tenin her vücudun imzası gibidir taşıdığı koku değil mi? Ben yıllar önce koku alma duyumu yitirdiğimden beri aynı parfümü kullansam da, Umman’da dünyanın en pahalı parfümü olan “Amouge” parfümlerinin doğduğu mekanı ziyaretimde heyecanlandığımı itiraf edeyim, yakında o geziyi de paylaşırız.

Yüzyıllar geçerken; buhur, tütsü olur, tütsü iple asılan oda kokusu olur, buhur zaman ayarlı oda spreyi olur, buhur yağı, esans olur, esans parfüm olurken unutamadığım bir şey var:

Buhur Dağı ile Kınalı Ceylan’ın aşkı için yazılan masal, dilden dile yakılan ağıt…

Tuesday, 20 March 2007

Urfa’da espresso vardı da biz mi içmedik?

Mardn_1024

Bu gece yorgun argın, bol mücadeleli bir pazartesiden çıkıp eve geldim, bir gözüm yarı açık diğeri neredeyse kapalı bir halde yemeğimi yedikten sonra uyuklamaya başladım. 10 dakika sonra zımba gibi uyandım. Bu durumu “evreli uyku” tanımlaması ile açıklayabilirim. Özellikle yoğun iş dönemlerinde sıklıkla başvurduğum bir yöntem; vücudu zaman zaman 10 - 20 dakikalık kısa şekerlemeler ile dinlendirme, uykuyu boşaltma anlamına geliyor. Napolyon, Einstein, Leonardo da Vinci, Margaret Thatcher, Sezen Aksu gibi isimlerin kullandığı çok evreli uyku düzeni (bilimdeki adı, polyphasic) olan evreli uyku ile dört saatte bir 20 dakikalık uyku aralıklarıyla yaşayanlar yapacakları işe daha çok vakit ayırıyor ve performanslarını iki katına çıkarıyorlarmış. Tüm bunlardan niye mi bahsettim? Bu akşam aniden uyandığımda aklıma birden Mırra geldi. Mırra ile ilk tanışıklığımız 2002 yılında Diyarbakır’a yaptığım bir iş seyahatine rastlar. Dedeman Oteli’nde düzenlediğimiz bir yemek öncesinde otel yetkilileri bir “mırracı dededen” bahsettiler, sorduk dinledik öğrendik…

Mırra; Urfa doğuşlu olmasına rağmen, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da günümüzde doğu mutfağını sunan popüler mekanlar yardımı ile Ankara ve İstanbul’da da servis edilen acı bir kahve türü. Acılığı ile espressoya benzetilen mırra ile aslında tek benzerlik sert tatları diyebiliriz. Çok acı olması nedeni ile kahve fincanından da ufak fincanlarda içilen mırra’nın sırrı aslında ne kahvesinde ne de dibekde öğütülen çekirdeğinde. Bütün sır kahvenin çok uzun kaynatılmasında ve demlenmesinde. Genellikle evlerde özel mırra mangallarında saatlerce kaynatılıyor. Sırrı bende bilmiyorum, tek bildiğim kaynatma & demleme & süzme gibi birbiri ardına yapılan işlemlerden sonra bakır bir cezve ya da ibriğe konularak servis yapılır.

Mardn_1035

Bu kadar mı demeyin, asıl ritüel şimdi başlıyor; Mırra kulpsuz ufak fincanda; masada bulunan kişilere yaşça büyük olandan küçük olana doğru giden bir sıra ile ikram ediliyor. Mırracı sırası gelen konuğa bir içimlik, fincanın yarısına gelecek kadar mırra doldurur. Konuk kahveyi içtikten sonra yine aynı miktarda kahve doldurulur. İkinciyi de içen konuk, fincanı mırracıya  geri verir. Mırracı her servisten sonra bardağı temizler ve bir sonraki kişiye de aynı fincanla ikramda bulunur. Sakın hijyenik değil diye düşünüp, yüzünüzü buruşturmayın. İşte asıl heyecan bundan sonra başlıyor. Mırra ile ilgili halk arasında pek çok inanış var. Mırracının size eli ile ikram ettiği fincanı içtikten sonra kendisinin yine eline vermeniz gerekiyor. Eğer fincanı masaya bırakırsanız ki sakın yapmayın! Bu durumda mırracı bekarsa onu evlendirmek zorundasınız. Umarım mırracı evlidir ki bu durumda da fincanı altınla doldurmak zorundasınız.

Bugüne bana mırra ikram eden; Diyarbakır’daki Dede’de, Bostancı’daki Tavacı Recep Usta’daki Mırracı’da, Mardin Bakırcılar Çarşısı’ndaki Şahmerancı Kadir’in babası da çok şükür evli idiler. Hepsinden önemlisi tabir-i caizse ben raconu biliyordum ve içtikten sonra ikramı yapanların ellerine uzattım. Anlatılanlara bakılırsa; Mardin’den İran ya da Irak’a giden kamyon ve tır şoförleri bir fincan mırra içerek, uykuları hiç gelmeden mallarını teslim edip hatta evlerine bile dönerlermiş. Yola çıkmadan önce iki fincan içtiğim mırra, Mardin’in masalsı atmosferinin bende yaptığı büyüyü çözemedi ve ben uçakta içinde Midyat’ın da olduğu uykulara daldım. Bir fincan mırranın 40.000 km. hatırı varmış.

Thursday, 08 March 2007

...o uçaktaydım

Trabzon_2007_290

pazar günü...

tk 0551 numaralı trabzon - istanbul seferini yapan...

ismi Düzce olan...

pilotun 2 - 2 lik fenerbahçe maçı sonucunu anons ettiği...

havalandığı andan itibaren 1 saatten fazla türbülansdan çıkamayan...

rüzgarın her yön değiştirmesinde pilotun "yapacak bir şeyimiz yok" anonsunu yaptığı...

"beşik gibi sallanmak" tanımlamasının bile yetersiz kaldığı...

bir yolcunun kalp krizi geçirdiği...

"aranızda doktor var ise acil olarak kendisini kabin ekibine tanıtsın" diye bağırılan...

çapa ve cerrahpaşa tıp fakültelerinden iki genç hekimin yolcuya müdahale ettiği...

THY Sağlık setinde hiçbir ilacın bulunmadığı...

Sağlık setindeki oksijen cihazı ve tansiyon aletlerinin müzelik olduğu...

can siperane koşuşturmalarımız ile iki yolcudan dilaltı ve aspirin bulabildiğimiz...

hostesin fenalaştığı...

iki yolcunun baygınlık geçirdiği...

yolcuların kabin ekibini yönlendirip, organize ettiği...

şans eseri hiç bir bebek veya çocuğun bulunmadığı...

O uçaktaydım!

( Tüm hafta bunları düşünmekle geçti, aklımın bir köşesinde Sümela da vardı. Ayağımız yere bassa daha iyi galiba, sizce? )

Wednesday, 28 February 2007

Sürrealizm, Mitoloji ve Camaltı

Emine_yedikuvvet_026

Denizkızlarının sirenleri, Nuh’un gemisi, bolluk bereketin simgesi Şahmaran’ların dünyası hiç bu kadar göze ve gönüle yakın olmamıştı. Mitolojinin eşsiz hazinesi, sürrealist bakışı ile Emine Yedikuvvet’in fırçası ile camın altından bize hikayelerini sunuyor.

Emine Yedikuvvet’in Camaltı Resimleri

04 Mart 2007 tarihine dek

İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy kampusü “Sanat Tasarım Fakültesi’nde”

Sanatseverler ve camaltı tutkunları ile buluşuyor.

Emine_yedikuvvet_020

Daha öncede bu sayfada size Emine Yedikuvvet'ten bahsetmiştim. Moda desinatörlüğü, deri sektöründe desen çizimleri derken başlayan sonrasında cam ayna, vitray çalışmaları, yağlıboya resim ile devam eden yolculuğunda son yıllarda küçücük atölyesinde kendi gibi pek çok isminde yetişmesini sağlamış. Kendisini benim için bu kadar özel kılan, çok farklı bir dalda eserler vermesi. Camaltı, resim sanatı içinden çıkan çok özel bir teknik, cama tersten adeta oya gibi işlenen resimler; tekniğin zor olması nedeni ile Türkiye'de ve dünyada çok az sayıda sanatçı tarafından yapılıyor. Bu sergiden biraz geç haberim olmuş ve size biraz geç aktarabilmiş olsam da; cumartesi gününün o ayazında kulağıma mitolojiden efsaneler fısıldayan bu resimler içimi ısıttı. Hiç kavga gürültü etmeden karşılıklı boğazda oturan Karagöz & Hacivat, emzikli bebek kediler, camın arkasından çıkıverecekmiş gibi duran Nuh'um gemisinin sakinleri, Şahmeranlar, deniz kızları, uçan halılar figürleri ve renkleri ile adeta bir masal yaratmışlardı. Sergide sanatçının üç yağlıboya tablosu da bulunuyor. Bence mutlaka görmelisiniz. Çok yakında bu sayfalarda bir başka camaltı ressamından daha bahsedeceğim ki onun hikayesi bambaşka.

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

Recent Comments

copyright © 2004-2007