Üç vakte kadar...
2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edildiğinde olan sevincim, tasarlanan logoyu gördüğümde kursağımda kalmıştı. İçinde bu kadar efsane, bu kadar insan, bu kadar medeniyet barındıran her santimetrekaresinde girift mi girift öyküler yazılan, silinip temize çekilen, ezbere alınan bu şehirin logosu nasıl bu olabilirdi? Sağından baktım olmadı, soluna geçtim sakil durdu, hayal kurdum gözümde canlanmadı, camiiler desem değildi, çatılar desem çok uzaktı... Kim çizdi, nasıl tasarlandı, bize hiç soruldu mu diye düşünürken; cuma günü bir dost sohbetinde çok güzel bir haber aldım. Çok sevdiğim gönül gözü de açık olan rehberlerimizden Yener Adabaş, Kenan Hamdioğlu, Saffet Emre Tonguç'un ofisimize yaptığı o güzel ziyarette; imambayıldının isminin öyküsünden, Osmanlıca'ya, yeni Türkiye tanıtım filmine dek uzanan hiç bitmesin diye dua ettiğim sohbette işte bu gördüğünüz afişin müjdesini aldım. Akşam koşar adım geldiğimde e-mail kutumda bulmaz mıyım? Ne diyebilirim ki; bence İstanbul’u en güzel anlatan çalışmalardan biri olmuş. Bu şehrin havasını solumamış herkesin falında 3 vakte kadar İstanbul yolu gözükmesini dilerim.
Bu haftasonu İstanbul beni yine besledi; keskin soğuğuna, sert rüzgarına, yalancı güneşine rağmen dopdoluydu. Bu şehirde gün 24 saat değil, bu şehir hiç uyumuyor, bu şehrin ritmi 9 – 8 lik, bu şehrin insanları rengarenk?
Neler mi yaptım?
Rumelihisarı’nda masamın altında mangalım yanarken Sade Kahve’de kahvaltı ettim.
Kültür Üniversitesi Sanat Galeri’sinde Emine Yedikuvvet’in “Mitoloji’den Sürrealizm’e” adlı camaltı resim sergisini gezdim ( ki izlenimler yarın bu sayfalarda ).
Zeytinburnu’nun canlılığında alışveriş manzaralarını izledim.
Ahırkapı’yı, Cankurtaran’ı, Eminönü’nü, sahilyolunu izledim.
Hüseyin’in Yeri’nde Anadolu hisarında; sobanın üzerinde demlenen çay ile mutfakta kızaran sigara böreklerini yedim.
Kanyon’da sert esen rüzgara karşı Sosa’da pennemi yedim, Cuppa’dan multivitamin’inimi içtim.
Mars Prodüksiyon’un konforlu salonlarında; “Perfume” ve “ The Painted Veil” filmlerini izledim.
Yel değirmeni’ni rengarenk küçücük sokaklarını arşınladım, kulağımda Sezen Aksu’nun “Uçurum”u eşliğinde…
Fazıl Bey’in Türk Kahvesi’nde orta şekerli kahvemi yudumladım, Buket Uzuner’in “İstanbullular” romanı eşliğinde; şöyle bir çevirip kendime doğru kapadım falımı.
Komşu Fırın’dan ıspanaklı çıtkıt yedim, çay saatinde.
Gece yarısı saat 01:00 i gösterdiğinde Dolmabahçe’de soğuğa rağmen ışıl ışıl İstanbul silüetini izlerken, onlarca martının üşüyüp üşümediğini düşündük.
Ve daha satır aralarında neler, neler, neler…
( Bu afişte emeği geçen herkesin, eline, gözüne, yüreğine, aklına sağlık )















Recent Comments