Sunday, 25 February 2007

Üç vakte kadar...

Image002_2 

2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edildiğinde olan sevincim, tasarlanan logoyu gördüğümde kursağımda kalmıştı. İçinde bu kadar efsane, bu kadar insan, bu kadar medeniyet barındıran her santimetrekaresinde girift mi girift öyküler yazılan, silinip temize çekilen, ezbere alınan bu şehirin logosu nasıl bu olabilirdi? Sağından baktım olmadı, soluna geçtim sakil durdu, hayal kurdum gözümde canlanmadı, camiiler desem değildi, çatılar desem çok uzaktı... Kim çizdi, nasıl tasarlandı, bize hiç soruldu mu diye düşünürken; cuma günü bir dost sohbetinde çok güzel bir haber aldım. Çok sevdiğim gönül gözü de açık olan rehberlerimizden Yener Adabaş, Kenan Hamdioğlu, Saffet Emre Tonguç'un ofisimize yaptığı o güzel ziyarette; imambayıldının isminin öyküsünden, Osmanlıca'ya, yeni Türkiye tanıtım filmine dek uzanan hiç bitmesin diye dua ettiğim sohbette işte bu gördüğünüz afişin müjdesini aldım. Akşam koşar adım geldiğimde e-mail kutumda bulmaz mıyım? Ne diyebilirim ki; bence İstanbul’u en güzel anlatan çalışmalardan biri olmuş. Bu şehrin havasını solumamış herkesin falında 3 vakte kadar İstanbul yolu gözükmesini dilerim.

Bu haftasonu İstanbul beni yine besledi; keskin soğuğuna, sert rüzgarına, yalancı güneşine rağmen dopdoluydu. Bu şehirde gün 24 saat değil, bu şehir hiç uyumuyor, bu şehrin ritmi 9 – 8 lik, bu şehrin insanları rengarenk?

Neler mi yaptım?

Rumelihisarı’nda masamın altında mangalım yanarken Sade Kahve’de kahvaltı ettim.

Kültür Üniversitesi Sanat Galeri’sinde Emine Yedikuvvet’in “Mitoloji’den Sürrealizm’e” adlı camaltı resim sergisini gezdim ( ki izlenimler yarın bu sayfalarda ).

Zeytinburnu’nun canlılığında alışveriş manzaralarını izledim.

Ahırkapı’yı, Cankurtaran’ı, Eminönü’nü, sahilyolunu izledim.

Hüseyin’in Yeri’nde Anadolu hisarında; sobanın üzerinde demlenen çay ile mutfakta kızaran sigara böreklerini yedim.

Kanyon’da sert esen rüzgara karşı Sosa’da pennemi yedim, Cuppa’dan multivitamin’inimi içtim.

Mars Prodüksiyon’un konforlu salonlarında; “Perfume” ve “ The Painted Veil” filmlerini izledim.

Yel değirmeni’ni rengarenk küçücük sokaklarını arşınladım, kulağımda Sezen Aksu’nun “Uçurum”u eşliğinde…

Fazıl Bey’in Türk Kahvesi’nde orta şekerli kahvemi yudumladım, Buket Uzuner’in “İstanbullular” romanı eşliğinde; şöyle bir çevirip kendime doğru kapadım falımı.

Komşu Fırın’dan ıspanaklı çıtkıt yedim, çay saatinde.

Gece yarısı saat 01:00 i gösterdiğinde Dolmabahçe’de soğuğa rağmen ışıl ışıl İstanbul silüetini izlerken, onlarca martının üşüyüp üşümediğini düşündük.

Ve daha satır aralarında neler, neler, neler…

( Bu afişte emeği geçen herkesin, eline, gözüne, yüreğine, aklına sağlık )

Thursday, 22 February 2007

40 yıllık tanıklık

Izaman_1

1970 yılı Temmuz ayında ürkekçe bakışan iki çift göz...

Birbirini çekingen tavırlar ile kavrayan iki el...

Gözlerinde gülümseyen, "nişanlanıyoruz" bakışı...

Genç kızın üzerinde eflatun mehtap kumaştan , üzeri çiçek ütüsü incili motifler,

Ayağında da Kapalıçarşı'dan alınma yanları taşlı lame ayakkabıları...

Delikanlı bildiğiniz filinta, koyu renk jilet gibi takım elbise...

1971 yılı Ocak ayı, dışarıda insanı ısıran cinsten bir soğuk…

Upuzun bir maraton koşusu tamamlanmış,

Azıcık aş kaygısız baş hayalleri ile samanlıklar seyran edilmiş,

Genç kızın üzerinde kuyruğu dantelli bir gelinlik…

( kayınvalidesinin akrabası için Almanya’da dikilmiş ve 1 kez giyilmiş )

Elinde taze kala çiçekleri, saçları topuz, makyajı evde yapılmış,

Yüzünde hem mağrur, hem hüzünlü, hem umutlu bir gülümseme

Damat bildiğiniz damat gibi …

1974 yılı Mayıs ayı, bahar bitmiş yaz geliyor…

9 aylık güzeller güzelli bir bebek, cam göbeği mavi denen renkten gözleri,

Babaannesinin ördüğü rengarenk bir battaniye üzerinde gülümsüyor

Bu gülümseme sonra onu Türkiye’nin en güzel 2. çocuğu yapıyor…

Tüm bu anlara şimdilerde adı İstanbul Caddesi olan Bakırköy’ün en işlek caddesindeki Saray Fotoğraf Stüdyosu tanıklık ediyor. Vizörün arkasında duran gözler, deklanşöre basan eller İbrahim Zaman’a ait. Şimdilerde 69 yaşında olan bu doğuştan fotoğrafçı, 40 yıllık sanat yaşamında 37 yıldır benim ailemin en güzel anlarının görgü tanığı olmuş. O karelerden birinde olmayı çok isterdim ama şimdi bunları anlatmak da çok büyük gurur. Fotoğraflar, zamanın, sevinçlerin, acıların, kayıpların, yaşanmışlıkların karşısında hep güçlü duvarları ile kale gibi duruyor.

İbrahim Zaman, “Tarlalar” Fotoğraf Sergisi

Cemal Reşit Rey Fuayesi, Darülbedayi Caddesi Harbiye adresinde…

Monday, 19 February 2007

Yemek Yeme Sorunsallarım Üzerine - 999….

Has_kral_008

İki yıldan uzunca bir zamandır, bu sayfalarda ve satırlarda gel gitlerime hep şahitsiniz değil mi? Eminim birkaçınız bu ne dengesizlik diye soruyorsunuzdur. Haklısınız, ne deseniz haklısınız, yerden göğe haklısınız. Bir gün başlık atıyorum; dietteyim, mutsuzum diye… Bir gün başlık atıyorum, derya kuzusu bunlar, Bandırma’dan geçmez diye… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Tamam da atasözleri içinde bile güzelim yiyecekler geçen bir ülkede doğmuş olmam, bir de üstüne üstlük köklerimi Selanik’ten almış olmam, benim suçum mu? Bana hiç soran olmadı ki, genlerime güzel yemek yapma, afiyetle yemek yeme genlerini eklerken. Doğal olarak sonuç ne oldu? Dönemsel olarak yanakları dolgunlaşan, bazen eteklerinin içinde tur atan, bazen ufak pantolon kazaları geçiren ama yedikçe mutlu, gözü doymayan, gittiği her yerde yöresel tadları deneyen, öğrenen, öğrendikçe mutfağına taşıyan kendi ile barışık bir diet insanı. Bu aralar yine yoğun akıcı bir yeme sezonu ardından yeşilliklerle dost bir hafta sonucu tartıda

-1 kg

. ibaresini görmenin mutluluğu ile sizlere bu satırları yazıyorum. “Yemeğe meyyalim vallahi dertten” cümleleri eşliğinde geçtiğimiz haftalarda yeniden birbirine kavuşan 2000 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunları olarak, sevgili Nevzat’ın ev sahipliğinde Aksaray’da buluştuk. Tramvay duraklarının arkasındaki sokakları yıllar önce o kadar çok arşınlardım ki, Doğu yemeklerinin, kebaplarının, tatlılarının hasını İstanbul’da bulabileceğiniz nadir yerlerden olan bu semt bir ara gerçekten uğrak yerim olmuştu. Ve “efsane geri döndü!”. Nevzat’ın tanıdıkları olunca aman bir izzet bir ikram, alevler, testiler, ateş yutan adamlar, çaylar, salatalar…

Has_kral_021

Bu sefer bir değişiklik yapayım soru & cevap şeklinde yansıtayım izlenimlerimi. Böylece yemekleri afiyetle betimlememe fırsat olmaz, dolayısı ile gözümde yeniden canlandıracak vaktim olmaz, yeniden canım çekmez…

Burası neresidir? Nasıl gidilir? Telefonu var mıdır?

Hatay Has Kral Sofrası. Aksaray Metro durağının arka sokağında, Kanarya Sevenler Derneği yanında, rengarenk bibercinin tam karşısında. Tel: 0212 534 97 07

Ne yenir? Ne içilir?

Menünün tamamı “yeme de yanında yat” sözü ile anlatılabilir. Bence yemeklerle birlikte aslında bir şey içilmemesi en güzeli, çünkü tadı öldürdüğünü düşünüyorum. Yemek bitimi bir demli çay işin kaymağı oluyor.

En önemli başlangıçları neler? Ben neleri öneriyorum?

Oturur oturmaz; yeşil Hatay zeytininden yapılma mis gibi zeytin salatası ve üzerinde has zeytinyağı. Ardından; hakiki et ile yoğurulmuş çiğ köfte ( ki artık gerçekten içinde et olanını bulmak zor ). Gavurdağı Salatası, zeytinyağlı kalem gibi sarma.

* Tam bu noktada bir bardak çay ile hafif bir rahatlama sağlanması şiddetle önerilir.

Spesiyali nedir?

Ahh ahh… Gel de anlat şimdi, tuzda tavuk dolmasını ve testi kebabını. Alevler içinde masanıza gelen tuzu kırılarak çıkarılan tavuğun içinin itina ile iç pilavla doldurulmuş olmasından mı başlasam, dibi kırılarak içinden ağızda dağılan sarımsakla pişirilmiş kuzu eti çıkan güzelim testiyi mi anlatsam? Sıcacık gelen lavaşları mı düşlesem. Görüyorsunuz ki soru cevap formatı bile dizginleyemiyor bu sevdayı.

Peki finali nasıl yapmalıyız?

Eğer birazcık yeriniz kaldı ise, üzerine tahin dökülmüş çıtır kabak tatlısı final sahnesi olabilir. Kireçte bekletilerek yapılan bu tatlıyı ilk kez Adana’da yemiş ve yıllarca her Adana seyahatim dönüşü İstanbul’a taşımıştım. Aklınızda olsun, bir süredir Mado şubelerinde de satılıyor.

Korkarım, eylemlerimiz devam edecek. Bu lezzet yolculuğunda yanakları dolgunlaşan yol arkadaşlarıma; Nevzat'a, Nuri'ye, Erdoğan'a, Hilal'e, Ahmet'e teşekkürler.

Sunday, 28 January 2007

Samatya’dan, Arjantin’e…

Ocak2007_005

…şimdi ay usul, yıldızlar eski

…hatıralar gökyüzü gibi…

Bazen zihninizde olanları yazıya dökmek için can attığınız anlar olur, söz uçarsa madem bunlar kalsın dersiniz. Kimseye söylemeden koşar bir kağıt kaleme sarılır, yoksa ezbere alır, olmadı tuşalara dökersiniz. Yeni yıla girdiğimiz gün Samatya sokaklarında dillerden dökülen hatıraları yazmak için can atılım geldi aklıma, trafiğe isyan edip bir an önce yazı masamın başına oturabilmek istiyordum. Öyle olmadı. Neden mi? Garip bir hastalık, ardından tuhaf uzaklaşmalar derken, her yazımın başına oturuşumda incitmemeye, eksiltmemeye çalışmak için doğru sözleri özenle seçmeye çalışmam beni takvimde 28 yaprak koparıp atmaya dek götürdü.

Zaman hızla akıp giderken; 01 Ocak 2007 günü yılların arasından tekrar sıyrılıp gelen dostum Erdoğan beni tek bir biletle hem Samatya’ya hem Arjantin’e götürdü.

…sizden bir süre düşünmenizi istiyorum, hadi gelin son dönemin moda cümlelerinden birini sarfedeyim, “geçmişe kısa bir yolculuğa çıkalım”. 9 yaşında neredeydiniz? Ne yapıyordunuz? Ne oyunlar oynuyordunuz? Geleceğe dair hayalleriniz var mıydı? Ya da geleceğin ne olduğunu biliyor muydunuz? Toprağından beslenen, yaşadığı sokakları , gördüğü yüzleri ceplerinde biriktiren, duyduğu sözleri ezberine alan insanları geçmişe yolculuğa çıkarttığınızda; aslında neredeyse pasaportunun tüm sayfaları dolan siz oluyorsunuz. Bazen karşınızdaki insana baktığınızda yaşı ile doğru orantılı paylaşımları olabileceğini düşünürken çoğunlukla büyük de bir yanlışın içinde buluyorsunuz kendinizi. Samatya, Samatya’lı olanları işte böylesine besleyen bir semt ; sessiz, sakin, birbiri ile değil yaşamın ta kendisi ile kavgası olan, kocaman zengin bir mozaiği oluştururken her biri birbirlerinin farklı renk ve yapılarını koruyan yücelten, camisi ile kilisesi kilisesi ile havrası sinagogu yan yana olan, kardeşliğin – barışın – hoşgörünün tarihi olan bir semt. Trend bilmeyen, eskiyi yaşatan, rengarenk meydanı, tren yolu kenarına çizilmişcesine yerlerştirilmiş daracık, renkli sokakları, birbirini kesen sokaklarda hala hınzırca çatapat patlatan çocukları, meydanda belde lastik atlayıp sekizlere zorla çıkabilen saçı örgülü şirin kızları ile, kebapçıları, hastaneleri ile bugünkü adı ile Koca Mustafa Paşa, yüreğimdeki adı ile Samatya, “sene bele n’oldu” türküsünü söylüyor bugünlerde tanıyamadığı kentinin kayıp insanlarına…

Ocak2007_007

…işte böyle bir semtte, takvimler 1985 – 86’ları gösterirken, sokaklarda koşuşturan bir çocuk hayal edin, kimi zaman topun peşinde, kimi zaman misketlerinin. Ve 9 yaşındayken; Surp Kevork kilisesinden aşırdıkları mumları yine Samatya sokaklarında satarlar, kazandıkları parayı avuç içlerinde sıkı sıkı tutarak bakkala gidip yoğurt alırlar, hızlı koşar adımla varıp gittikleri evlerinde su ile kovada karıştırdıkları yoğurtla yaptıkları ayranı semt pazarında satarlar. Mevsime göre bakkaldan kimi zaman limon alınır, pazarda satılan da limonata olur hali ile. Ama tüm bunlar büyüklerin “çocuk aklı” deyip geçtiği o cümleleri sonuna dek anlamsız kılan bir hayale ulaşmak içindi. Erdoğan ve arkadaşları geceleri herkesten gizli saklı saydıkları, parmakları ile hesapladıkları o paraları Arjantin’e gitmek için biriktiriyorladı. Komşu evlerdeki tek kanallı televizyona, spor saatinde biraz daha yaklaşıp, Arjantin’den gelecek haberler heyecanla bekliyor, “Diego Armando Maradona” ismine kulak kabartıyorlardı. İşte o paralar Maradona’yı bir kez görebilmek için gidilmesi gereken upuzun bir yolun bileti içindi.

İşte şimdi sözün bittiği yerdeyim, ne diyebilirim ki? Her geçen günle birlikte gözümüzün dünyaya açıldığını düşünürken, gönlümüzün bu kadar kapanması, hayallerimizin yitişi üzüyor beni. Ben şimdi Samatya’da o 9 yaşındaki çocuk olmak istiyorum, yeni coğrafyaları tüm saflığımla hayal etmek istiyorum. Etrafımdaki bir avuç insanla, yüreğimizin peşinden gitmek istiyorum.

Monday, 15 January 2007

İşte gerçekleşen ilk kehanetler...

SeyahatScreenhurriyet_2  

Bu yılın en güzel ve en sıcak gelişmesini iftiharla takdim ederim. 15 Ocak 2007 tarihli Hürriyet gazetesinin Seyahat ekinde Evrim Sümer'in konuğu olmak çok gurur vericiydi. Astroloji bir kez daha doğru söylediğini kanıtladı ( teşekkürler Satürn ) . Daha nice güzel birlikteliklere birlikte tanık olacağız, sevgiyle kalın.

Wednesday, 10 January 2007

Yola Devam

Mardn_383_1

Satürn, 84 yıl sonra Türkiye'nin ilk kurulduğu bölgeye en yakın konumundaymış, Türkiye için çok önemli bir dönüm noktasıymış, 2007 seçim yılıymış, Yay burçları için zirvede bir yıl olacakmış, yazanlar & çizenler ünlü olacakmış, gezenler daha uzaklara gidecekmiş, ilk kez bir bayan popstar olmuş, "Beynelmilel" Berlin Film Festivali'ne gidiyormuş, "Dondurmam Gaymak" Oscar'a yelken açmış, Eurovision'a Kenan Doğulu katılacakmış... Yüzümüzü güldürecek tüm bu gelişmeleri birlikte izleyip, emektar yürekleri birlikte alkışlayacağız. Tüm bunlar olurken bir eksikle de olsa bu sayfalarda olmaya devam edeceğim. Ama 2007 yılında da yolculuklarım, paylaşımlarım, tad aldıklarım, gezdiklerim, gördüklerim, izlediklerim, aldıklarım, taktıklarım, sevdiklerim, bağlandıklarım, yüreğimin titredikleri bu sayfada devam edecek. Siz burada oldukça, birlikte sevgiyle kaldıkça....

Özel; Yukarıdaki fotoğraf, Hasankeyf gezim sırasında birden bire önüme çıkan nazar duasına ait. Yıldızlarınız hep yüksekte olsun, nazarlardan saklanın, korunun.

Sunday, 31 December 2006

insan aynen durur mu?

Mardn_146

Bir 365 günü daha geride bırakırken; insan aynen durur mu? Durmaz. Peki zaman akmadan durur mu? Durmaz tabii ki. Aslolan geride kalana dair kararlar alırken kendi içinde uygulamak, bu ilk adımların hazzıyla duyulan mutluluktur bence yepyeni bir yıla girerken.

2007 de ne mi yapacağım? Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız her cümlenin başında “umut ediyorum” yazıyor, bunu unutmayın, bu yanan mum da tüm bu dilekler için Midyat’da Mor Gabriel Kilisesi’nde yakıldı…

…bu yıl, işyerinde geçirdiğim zamanlarımı daha efektif kullanarak, kendime daha fazla zaman ayıracağım…

… daha çok sinemaya gidip, daha az mısır yiyeceğim (arnold boy değil, danny de vito boy)…

… fotoğraf makinemin deklanşörüne daha fazla basacağım…

… daha çok gezip, daha çok yer göreceğim…

… yeniden Mardin’e gideceğim, Savur’u da göreceğim…

… Mardin’deki kızlarıma onlarca mektup yazacağım…

… Urfa’ya gideceğim, sıra gecesine katılacağım…

…Prag’da karlı sokaklarda dolaşırken üşüyüp, Viyana’da kahve içerek ısınacağım, Dubrovnik kalesi’ni ben de fotoğraflayacağım, Selanik’de aile büyüklerimin ruhunu yad edeceğim…

… kitel raha pişirmeyi, içli köfte yapmayı öğreneceğim…

…daha az ağlayıp, daha çok güleceğim…

… satırlarla daha çok haşır neşir olup, daha çok yazacağım…

… hayalini kurduğum kitabımı yazacağım…

…avaz avaz şarkı söylemeye devam edeceğim…

…ege’mle daha çok zaman geçireceğim…

…barış ve sevgi dolu bir dünyada bolluk ve bereket içinde herkesle birlikte yaşayacağım…

2007 nasıl istiyorsanız öyle geçsin, yanınızda kimi istiyorsanız onlar olsun ama en önemlisi de sevgiyle kalın.

Wednesday, 27 December 2006

Hüzünbaz köşe’m Dara…

Mardn_764

Saat 15:30… Mardin – Nusaybin karayolunda bir araba hızla ilerliyor, içinde iki heyecanlı yürek ve bir de direksiyonda  memleketine can-ı gönülden bağlı, misafirlerini zamana karşı yarıştırıp, hiçbir yeri göstermeden uğurlamak istemeyen Yasin Bey. Bir telaş, hava ha karardı ha kararacak, güneş ha battı ha batacak…15:45 gibi Dara’ya giriyoruz. Sonrası; hayranlık, şaşkınlık, sevgi, hüzün, gözyaşı…. Nasıl bir yer ki burası? Bir tepesi tamamen unutulmuş, bir yeri hatırlanan, kimi taşında gülümseme, kimi çocuk yüzünde yemyeşil bir bakış, kiminin saçında bembeyaz tutamlar…

Mardin’in 30 km güneydoğusundaki Dara, zamanında Mezopotamya’nın ünlü bir şehri iken bugün kaderi ile baş başa bırakılmış, ekonomik açıdan neredeyse terkedilmiş, Mardin’in en fakir yerleşimlerinden bir haline gelmiş. Bir kent düşünün ki; su sarnıçları, kaya oyma mezarları, su değirmemleri, sekiz kanallı su benti, tiyatrosu, köprüsü, kilisesi, tophanesi, 40 mt derinliğindeki yer altı yerleşimi ve zindanları var. Mezopotam’yanın Efes’i diye tarihe geçen Dara; M.Ö. 500’lü yıllarda Büyük İmparator Darius tarafından ( ki farklı kaynaklarda ismi çok çeşitli şekillerde; Daraxis, Dariyhusis vb. ) yazlık dinlence yeri ( parsediası ) olarak inşa ettirilmiştir. Yıllarca farklı uygarlıkların elinde el değiştiren Dara, sahibi olan her uygarlıkla yepyeni bir çehre, farklı mimari dokunuşlar kazanmış ve bunları da kendinde saklayarak bugüne dek taşımış.

Mardn_682

Bugün bana sorsanız hayatında nefesini kesen bir an hatırlıyor musun diye? Vereceğim tek cavap: 02 Aralık 2006 günü ufacık demir bir kapıdan Dara Zindanlarına girdiğim ve kaygan merdivenlerden zar zor tutunarak inerken birden başımı kaldırdığım ve ayaklarımın altında uzanan 40 mt.lik sarnış ile karşılaştığım an. Devlet tarafından koruma altına alınan ve Mardin Müze Müdürlüğü himayesinde korunan bu sarnıç biriktirdiği suları 8 kanallı bentler yardımı ile Mezopotamya’ya dağıtırken ki heybetini bugün hala koruyor, insana kendini dünyada ufacık hissettiren kırk metrelik sütunlar nefes kesiyor.

Dışarıda mezarlıkların ötesinde kalenin temellerinin ardında batan güneşin türbeler ile dansı büyülüyor, insanın yüzünü ısıran soğuk rüzgara rağmen, turuncunun pembeye, pembenin kırmızıya, kırmızının mora dönüşmesine şahit olmak için ısrarla bekleşip duruyorsunuz taşların arasında; dudaklarınızdan toprakaltındakilere dökülen dualarla… Sonra yemyeşil mercan gözleri ile kınalı saçları ile küçük bir kız yaklaşıyor yanınıza, Mardin’in her karışında olduğu gibi ( ki dünyanın hiçbir yerinde ben güzel olmayan bir çocukla karşılaşmadım ) bu masumiyet karşısında önce ona sarılmak, sonra da o anı ölümsüzleştirmek isterken onun da sizden bir isteği oluyor: KALEM. Sonra aklınıza evde, işyerinde iyi yazmıyor diye attığınız binlerce kalem geliyor, içiniz burkuluyor, köşeyi dönüp tek göz odalı bakkaldan kalem alasım geliyor ama satılmıyor ki… Adresler alınıyor, ilk iş tutulacak sözler veriliyor, köprü yolundan başlar geride Mardin’e doğru yola çıkılıyor. Dara'dan ayrılmanın hüznünü tek hafifleten Mardin günbatımlarının o eşi benzeri olmayan renk cümbüşü oluyor, yol boyunca.

Eğer Mardin’e gittiyseniz ve Dara’yı görmeden döndüyseniz; Mardin’i görmüş sayılmazsınız.

   

Friday, 08 December 2006

Benim Kahvaltılarım…

Img_3872

Biraz peynir, biraz ekmek, biraz zeytin, bir parça manzara, biraz sıcaklık! Ne ötesi, ne gerisi, ne azı, ne fazlası… Ne saati önemli, ne zamanı, ne de yeri. Yıllardır sabah kahvaltıları bir buluşma noktasıdır, ailemde. Sabah 1 saat az uyumak pahasına da olsa ocaktan tıkır tıkır çayın sesiyle uyanılır. 10 dakika içinde toplanılır masada, haftasonuymuşcasına coşkulu sohbetler ile, kimi zaman vapur kaçar, kimi zaman köprü trafiği başlar ama hep bir yudum çaydır ödülü. Hani olur ya o gün bir iş için gün ağarmadan çıkılmışsa evden, toplantı biter bitmez bir kahvaltı salonunda alınır soluk, arayı kapatmak için. Birbirimizi işler yüzünden seyrek gördüğümüz can dostlarımızla, Haftaiçi iş saatleri öncesinde saat 07:00 da az mı buluşuruz, peynir & zeytin eşliğinde…  Nerelerde mi?

Rumeli Hisarı Kale Çay Bahçesi – Hafta içi sabahın erken saatlerinde bile ön sıradan yer kalmazken, Pazar günleri masa bulmak için tatlı bir rekabet yaşanır. Bir gün bile şansıma tatlı yeşil biber denk gelmedi ama çayın yanında sucuklu menemenim oldu mu; Değmeyin keyfime. Kimleri görebilirsiniz? Asude’yi, ablasını ve arkadaşları Nur’u koyu bir sohbette bulabilirsiniz.

Img_3871_1

Caddebostan House Cafe – Dev porsiyonları ile farklı seçenekler ile donattığımız kahvaltı sofrasında kalış süremiz 3 ila 4 saat arasında değişkenlik gösterirken, masadaki ekmek sepetinin kaç kez boşaldığı bu güne dek hesaplanamadı. Menemenin yanında gelen dereotlu biskottiler gözümün önünden hiç gitmiyor ki. Yazın terasında püfür püfür Adalar manzarası ile kışın ise aynalı barın ışıltıları ile... Kimleri görebilirsiniz? Asude’yi, ve arkadaşı Pelin’i neşe içinde bulabilirsiniz.

Kasm_2006_152_1

Rumeli Sade Kahve – Hava ne kadar soğuk olursa olsun yüzleri gülerek açıkhavada kahvaltı yapanları gördüğünüzdeki şaşkınlığınızı, oturduğunuz masanın altına yerleştirilen mangaldaki korların yardımı ile ısınarak atabilirsiniz. Köy kahvaltısı, simit & peynir… Ahh olsa da yesek. Kimleri görebilirsiniz? Asude’yi, ablasını ve mesai arkadaşı Nagehan’ı dedikodu yaparken bulabilirsiniz.

Tuesday, 05 December 2006

25.551 adımda Mardin!

Mardn_292

Geçtiğimiz hafta tam da yeni yaşıma gireceğim günden bir gün önce sabah uyandım ve o an nerede olmak istediğimi düşündüm. 1 sn. bile sürmeden coşkuyla kendi kendime verdiğim cevap MARDİN' di! Sonra ne mi oldu? Rüya gibi başlayan hızlı bir hazırlık dönemi, masal gibi devam eden bir yolculuk ve hayallerimi avcumun tam içinde hissettiğim, gülümsememe engel olamadığım, kalbimin coşkuyla çarptığı, hayatım boyunca unutamayacağım dopdolu 3 gün!!! İnsan takometresi olarak da adlandırılan adımölçerimin ibresi 25551 i gösterdiğinde, geride Mardin, Midyat, Hasankeyf ve Dara'ya dair 1257 fotoğraf karesi, 10'larca dost, uçağın penceresinden bakarken yanaklarımdan süzülen yaşlar kalmıştı. Gün be gün sizlerle paylaşmak için sabırsızlanırken; bize 3 gün boyunca eşlik eden Mardin Müze Müdürlüğü'nden Yasin Yücesoy'a, Erdoba Konakları'ndan Özge Hanım'a, Mehmet Bey'e, Camaltı Ustası Kadir'e ve ailesi'ne, Nasra Teyze'ye ve torunu Kerim'e, Kasımiye ve Dara'daki güzel kızlarıma yüreğimdeki tüm sevgiyi gönderiyorum. Ve hepinize en kısa zamanda Mardin'li bir dost edinmenizi salık veriyorum.

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

copyright © 2004-2007