Sunday, 12 February 2006

Buyrun Yeni Güler Tatlıhanesi’ne...

Ayvalk_032

Elimde görmem gereken yerleri not aldığım ufak defterim, hayatımda ilk defa arşınladığım dar ama hareketli sokaklarda bir adres arıyorum. Önce belediye’yi bulup, karşıyaya geçip, arka sokağına sapıp, 20 mt. İleri yürüyüp karşımda buluveriyorum. Keşke şu yüzümün orta yerinde ( rahmetli dedeminkine tıpatıp benzeyen) kibar kibar duran burnum birazcık olsa koku alıverseydi de sakız kokusunu takip ederek buluverseydim Yeni Güler Tatlıhanesi’ni. Lezzet avcılarının, yazarların, gezi tutkunlarının Ayvalık’ta hiç ıskalamadığı bir adreste olmanın heyecanı ve mutluluğu ile ufacık dükkandan içeri girer girmez, gözüme duvardaki yeni çerçevelenmiş Haşmet Babaoğlu’nun yazısı takılıyor. Yazının içeriğinde daha koyu ( bold demeyi sevemedim gitti) yazılmış isimlerden birinin de benim ismim olması tuhaf bir ünlü olma havasını da dolduruyor ciğerlerime ( itiraf edeyim ) . Ben kimim biliyor musunuz? Demiyorum tabii ki ama, yıllardır ayrı kaldığım bir dosta kavuşurmuş gibi sevinç ve heyecanla büyük bir çay ve peynirli çubuk ile sakızlı kurabiye siparişimi verip, tabureye yerleşiveriyorum. Sanki yıl 2006 değil de 1987 – 1988. Neden mi? Sevgiyle pişen herşey, ahşap vitrinler de, sanki evde pişirilmişcesine sımsıcak görüntüleri var. En önemlisi de hazırlanmış olan pastalar, büyük bir tepside altlarında gazete kağıtları, üstlerinde ne şekerleme ne yazı. Yıllar önce Erdek’te bir tane pasta fırını (!) varken, doğumgünü yaza gelen ablam için günler önceden haber verirdik, öyle gününde gidip raflardaki onlarca pasta içinden seçmek gibi bir lüksümüz yoktu. İyi ki de yoktu, günler önce sipariş verir, sonra gidip heyecanla acaba nasıl oldu diye bekler, sevinç içinde teslim alır ve eve gelirdik.

Ayvalk_030

Ben tam bunları düşünürken metal bir tabakta kurabiyelerim ve çayım geldi, elim hemen makineme gider gitmez kimliğimiz de ortaya çıktı. Sohbet genişledi, kapıdan giren Akçay’lı yaşlı bir çift de dahil olunca, dakikalar hızla akıp geçiverdi. Yeni Güler Tatlıhanesi yıllardır aynı ürünleri, aynı malzemeler ile yapmaya; her gün tepsilerce sakızlı kurabiye, lor tatlısı, baklava ve kurupastaları zeytinyağı ile “imalattan halka” sunmaya devam ediyormuş. Hakikaten ağızda dağılan sakızlı kurabiye hamurunda o kadar ilginç enstantaneleri de barındırıyor ki; Ayvalık ve Cunda’da tarihte o kadar ünlü olmasına rağmen şimdi hiç sakız yetişmemesi ile ilgili bir sürü hikayeler dinliyorsunuz. Kimi bunu değişen iklim koşulları ve ters esen rüzgarlara bağlarken kimi de kısık sesle bir öyküyü ( ki bu öykünün de iki versiyonu var )  anlatıveriyor. Kimine göre; Yıllar önce bahçelerinde sakız ağaçları bulunan evlerde yaşayan Rumlar mübadele sonrasında buraları terkerden ağaçları kesmişler ve diplerine de asit döküp gitmişler. Kimine göre de yine evlerini bırakıp giderken Rumlar, geride kalan Türkler’e “hazinelerimiz sakız ağaçlarının dibinde gömülü kaldı” diyerek adadan ayrılmışlar, bunun hemen ardından hazine arayan Türkler ağaçların kökünü kurutmuşlar. Rivayetler söz olup uçtuktan sonra geriye kurabiyeler ve tarifleri kalıyor ki; hayli zahmetli bir o kadar da pahalı. Çok yoğun olan hakiki sakız ancak Yunanistan ve Yunan adalarından getirilebiliyormuş, bir kutu sakızın değeri 500 YTL. İçerisindeki her bir sakızdan ise yanılmıyorsam 6 kg civarında kurabiye yapılabiliyor. Her bir sakız tanesi günlerce zeytinyağında bekletilerek yağa karışması sağlanıyor. Bu kadar zahmetin sonucunda ortaya çıkan tat tartışılmaz. Sakızlı kurabiye cam kavanozda 6 ay saklanabiliyor ama ne mümkün, getirip kavanozlara doldurduktan 2 gün sonra sadece kırıntıları kalıyor, ama kimlere kısmet olmuyor ki? Tatlıhanenin tatlı mı tatlı ekibinin elime tutuşturduğu kutular & motorlu kuryeler sayesinde; Haşmet Bey’e bile. Bir gün size de kısmet olmasını dilerim.

Tuesday, 28 December 2004

Kahvemin dumanı Danimarka’dan….

Johns3_6

Bu ben miyim? Bir kahve fincanının kulplarından sıkı sıkıya tutmuş dumanını içine çeken, kokusuyla gülümseyen ben miyim? Ofiste; Saniye’nin gelip “sana özel kahvemden yapmami ister misin?"( Bulgaristan'da ogrendigi) diye sormasını hevesle bekleyen?Peki, Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kapısında içeri girmeden annesini bekleyen, kahve kokusu duymamak için eliyle burnunu tıkayan, ağzını kapayan ben değil miydim? Sırf Figen Teyze’ye fal baktırabilmek için yüzümü buruşturarak içmek zorunda kaldığım kahvelerin o acı tadını hatırladıkça bile içi burkulan ben değil miydim? Evet o da bendim.

Demek ki; ablamın dediği doğru. İnsanlar değişmez, 7 sinde neyse 70 inde de o’dur; Ama zaman içinde giyim ya da tadım gibi zevkleri değişebilir. Tamam itiraf ediyorum: kahve ile aramı düzeltmeye bu yıl karar verdim.

Çünkü hemen her sokakta açılan, birbirinden şık & samimi & sıcak cafelerde arkadaşlarımla geçirdiğim güzel saatlerde; onlar kendilerinden emin, adeta bir gurme edası ile gülümseyerek “ arabian mocha java, hazelnut, vanilla nut” gibi siparişlerini verirken “ben bir ıhlamur” ya da “bir çay rica edeyim” demekten, soranlara “ben kahve içmem, sevmiyorum” açıklamasını yapmaktan sıkılmaya başlamıştım. Ve sonra kimselere görünmeden; kendime, “kahveyle barışma & kaynaşma turları” düzenlemeye başladım.

Genellikle hafif ışıklı, kadife koltukların, tahta masaların olduğu, küçük sevimli mekanları aşındırır oldum, koltuğumun altında kitabımla. Sonra bir gün farkına vardım ki ben kahvenin lezzeti ve keyfiyle tanıştım..

Uzun zamandır keyifle kahve & kitap buluşmalarım sürdüyor ve artık bu buluşmalara dostlarım da hayretler beni izleyerek iştirak ediyorlar.

Bu kadar kahveden bahsedip de Moda’dan sözetmezsem olmaz. Çünkü artık çocukluğumun ve okul yıllarımın geçtiği Moda’da sımsıcak bir sığınağım var. Dondurmacı Ali’nin karşı kaldırımından tarihi Moda İskelesi’ne doğru yürürken solda yılların Eyfel Pastanesi vardır. İlkokulda iken her Cuma, haftasonu şerefine Acıbadem Kurabiyesi ve kek alınırdı bizlere oradan, eve gidilip sütle afiyetle yenilirdi.

Benim sığınağım işte tam da orada gülümsüyor size Johns Coffee World. 12 yıl önce Danimarka’dan yola çıkıp, Nişantaşı’nda noktalanan aromalı bir hikaye. Bu dünya, öyküsünü anlatmaya vitrininden başlıyor, kahve çeşitleri, bardakları, french presleri ile. Filtre kahveyi tadına doyulmaz kılan pres yöntemini ilk onlar tanıştırmış bizimle ama o kadar mütevaziler ki bunu ve daha pek çok ilki ancak resim bile koymadıkları internet sitesinden öğrenebildim.

Aramızda bu denli bir bağ kurulmasında; Nur’un sıcak ev sahipliği kadar eski yeşil kadife koltukların da payı var. Gidip oturduğumda tüm yorgunluğumu unuttuğum koltuklar; satırlarımda sık sık andığım rahmetli babaannem ve dedemin evindekiler ile aynı.

Johns1_1

Ve kahvemin ilk yudumlarında onlar geçiyor aklımdan; Şermin’ciğimin pişirdiği keklerin tadı damağıma, Taci’ciğimin dolapta istiflediği adeta Jenga oynadığım Bafra sigaraları parmaklarıma değiyor.

Johns Coffee World içinde barındırdığı 28 çeşit kahve, envai çeşit kurabiye ve pasta dışında bir başka yönüyle de çalıyor kalbimi. Köşede bulun 15 arkadaşınızla başında toplanıp rahat rahat sohbetler yapabileceğiniz ahşap masalı büyük oturma grubu, duvarlarda asılı olan ( aynı zamanda satın alabileceğiniz) çanta, pantolon, Ayça Sightmen tasarımı aksesuarlar da benim sığınağımı gidilesi, kahveleri içilesi kılıyor.

Saturday, 04 December 2004

Bembeyaz Bir Vaha…

Su2

Onu ilk gördüğümde, ışıltısından ve parlaklığından yaklaşık 15 – 20 dakika gözlerimi kısarak baktığımı itiraf ediyorum. Daha önce böylesine bir ışık seli ile karşılaşmamıştım. İlk tanışıklığımız 2003 yılı Mayıs aylarına rastlar. Daha ülkeye yeni gelmiş, hem Antalya’nın sıcağına hem de meraklı ve ilgili bakışlara alışmaya çalışıyordu. İlk zamanlar sırf bu modern kuğuyu görebilmek adına Antalya’ya gelen 100’lerce kişi olduğunu söylediler. Gözümle görmeden inanmazdım. Ve bir vesile ile ( özel bir toplantı organizasyonu için ) kalktım gittim.

Nereye mi? Hillside SU Hotel’e tabii ki.

Evet 1 yılı geçti tanışıklığımız, belki de gitmeyen görmeyen kalmadı. Birbirimize öekingen yaklaştık ama kısa sürede kaynaştık. Ben en güzel uykularımı uydum orada, belki de hayatım boyunca en dinç kalktığım ve uyanır uyanmaz aynalarla sonsuzluğa uzandığım sabahları yaşadım. Tam tersi değerlendirip, hastane ortamı gibi algılayanlar da yok değil tabii ki.

Su6

Saatlerce ayakta kalıp, çalıştıktan sonra koşar adım gittiğimiz odalarımızda yorgunluğumuzu balkonlardaki yataklarda attık ( Antalya’nın o hatırı sayılır sıcağı elverdiğince). İlk günlerimiz odanın her yanını incelemekle, keşfetmekle geçti. Çoğu zaman otel odalarının belli alanlarını kullanmakla yetinen ben, yanımda oyuncak maskotlarım, sevdiklerimin resimlerinin bulunduğu çerçevelerimle gidip yerleştim bu konforlu odaların her yanına.

Su5

İtiraf etmeliyim ki; Türkiye’nin hemen her yerini ve dünyada da sayılı da olsa özel destinasyonları gören ve 100’lerce otelde kalmış olan ben Hillside SU’daki güleryüzü, misafirperverliği, insana verilen değeri pek çok yere değişmem. Otel gibi bembeyaz kıyafetleri ile başınızı çevirdiğiniz her noktada ve içinizden geçirdiğiniz her anda yanınızda biten pırıl pırıl ekip eminim yıllarca bizim bu oteli ziyaret sebebimiz olacak.

Otel lobilerinden hiç hazzetmeyen ben; SU da saatlerimi lounge’daki minderlerde uzanıp tavandaki ışık oyunlarını seyrederek geçirdim dersem ne dersiniz?

Su7

Bu beyazlığın tam aksine kıpkırmızı dekore edilmiş Kırmızı Restaurant sizin her yemek saatinizi bir görsel şölene dönüştürüyor. Sevgili Hasan Usta’nın bana kazandıdığı kiloları hiç paylaşmayalım.

Tik ağacı ile kaplanmış alanda bulunan olimpik ölçülere sahip havuz ve etrafındaki yataklar tam bir sağlık dopingi yaptırıyor size. Yine havuzbaşında içeceğiniz buzlu meyve kokteylleri ise kızgın kumlardan serin sulara atlar gibi….

Benim bu kadar sevdiğim ve rahat ettiğim bu tesis de şansıma gerçekten çok günlerim geçti. Genelde bilirsiniz iş için gittiğiniz yerlerden tesisler ne kadar güzel olursa olsun, güzel anılarınız olmadan ayrılırsınız. Ama SU farklı.

Görmeyen, gitmeyen herkese; sevdikleriyle gitmelerini ve huzuru paylaşmalarını öneriyorum. Bu arada da bu nadide tesisi bize kazandırdıkları için geç de olsa Alarko grubuna teşekkür ediyorum.

Friday, 26 November 2004

Sanırım Bu Kente Aşığım

Istanbul_2

  Yıllardır düşünüyorum ama geçen akşam Ortaköy’de arkadaşımla yemek yerken gördüğüm manzara ve yanağımı okşayan rüzgar bana kararımı verdirtti. Evet ben İstanbul’a aşığım. Her günümün, her cümlemin, her duygumun içine biraz İstanbul tozu serpmeden yaşayamıyorum. Bu kentin sokaklarından sözederken gözlerim doluyor, uzaktayken neşelenebilmek için bu kenti düşünüyorum. Kalabalığını, düzensizliğini, çarpık yapılaşmasını, bir kavganın içinde oradan oraya koşuşturan asık yüzlü insanlarını, saatlerce içinde boğulduğumuz trafiğini özlüyorum.

Galata köprüsünde balık tutanların arasından yürümeyi…

İstiklal Caddesi’ni bir boydan bir boya tramvay ile geçmeyi…

Kadıköy’de simit yemeyi…

Ulus pazarının o mahşeri kalabalığında pazarlık yapmayı…

Eyüp’te Kadın Eserleri Kütüphanesi’ne gitmeyi…

Kuruçeşme’de Aşşk Cafe’de kahvaltı etmeyi…

Kapalıçarşı’yı ve Havuzlu Kahve’yi…

Bebek’te sabah yürüyüşleri yapmayı…

Kavak’ta balık yemeyi…

Balat’ın o düzensizliği, düzen edinmiş sokaklarında dolaşmayı…

Istanbul7_4

Tarihi eski galata köprüsünün iskeletinde ayaklarımı sarkıtıp Haliç’i izlemeyi…

Her biri inancın evleri olan; Eyüp Sultan’da, Fener Rum Patrikhanesi’nde; …. Kilisesinde el açıp dua etmeyi…

Heybeliada’da faytonla dolaşmayı…

Beyoğlu’ndaki pasajlardan alışveriş yapmayı…

Kadıköy’deki sanatkarlar Sokağı’nı…

Galata Mevlevihanesi’nde sema töreni izlemeyi…

Salacak’ta çay içmeyi…

Kız Kulesi’nin balkonundan 360 derece İstanbul’u izlemeyi…

Tarihi Moda İskelesi’ni…

Kilometrelerce uzunluktaki Bostancı Sahil yolu’nda spor yapmayı…

Büyükada’da midye & ekmek yemeyi…

Sultanahmet’de kurulan Ramazan Çadırlarını…

Pierre Loti’de çay içmeyi…

Emirgan’daki Tarihi Çınaraltı’nı…

Ortaköy’deki elişi tezgahlarını dolaşmayı…

Beyazıt’taki sahafların o kendine has kokusunu…

Rahmi Koç Müzesi’ni, sarayları, stadları, çarşıları…

Kısaca İstanbul’u özlüyorum…..

Not: Bu yazı karayolu ile yapılan bir Malatya seyahatinin 13.saatinde yazılmıştır. İstanbul’u ne kadar özleyebileceğimi siz düşünün...

Not: Fotoğraflar için emektar fotoğraf makineme sonsuz teşekkürler.

Friday, 19 November 2004

Hacı Baba Şeker Parayı Cepten Çeker

Istanbul3 Uzun zamandır (aslında çok uzun sayılmaz, Kasım ayına girdiğimizden beri ) “acaba yaşlanıyor muyum?” diye sorup, duruyorum kendime. Neden mi? Çünkü artık, çoğunlukla “biz çocukken..”, “benim çocukluğumda..”, “biz o zamanlar çocuktuk...” gibi zaman tanımlamaları ile başlayan cümleler kurar oldum. Eskiye dair anılar birikti, sayfalar defterler doldu. Unutmamak, hep hatırlamak adına küçük kağıtlara aldığım notlar kutularından taşar oldu.

Son zamanlarda sıklıkla kendimi, tüm bunları düşünürken buluyorum ama geçen gün gittiğim bir yerde gördüğüm macun tezgahı gözlerimden yaşlar akmasına sebep oldu.

Ve birden çocukluğuma, Bakırköy sokaklarına gidiverdim. Anneannem ve kuzenimi görmek için bazen haftasonları onların Yenimahalle’deki evlerine kalmaya giderdim. Çocukluk işte; o zaman aynı yaşta olduğum ( ki ay farkıyla o benden büyüktü ) kuzenim ile hiç geçinemezdik. Ama bu öyle sıradan bir geçimsizlik değildi. Bazen tam anlamıyla benim saçlarım onun parmaklarının arasında, bazen de onun saçları benim avcumda kalırdı. Neyi ve kimi paylaşamadığımızı bugün bile hala düşünürüz ( o şimdi çok uzaklarda, Amerika Utah eyaletinde okuyor mu acaba bu satırları?). Bu kavgalar çoğunlukla mahalleye gelen macuncunun sesi ve söylediği maniler ile kesilir, sonrasında geçici bir süre tatlı yer, tatlı konuşurduk. Küçücük soplara yaşlı amcanın doladığı renk renk macunlar bizi bambaşka bir diyara götürürdü. Yaşlı amcanın peşinde onun manilerine eşlik ederek çoluk çocuk koşturmak; en güzel şekerlerden bile daha büyük bir lezzetti.

Ve yine aklıma bambaşka tadlar ve onları satan güleç yüzler geldi.

Bizim Kadıköy’de hala ( doğduğumdan beri ) oturduğumuz çıkmaz sokak sanılan Arnavut kaldırımlı küçük sokağımıza haftada bir gelen Horoz Şekerci Amca…

Erdek’te sahilde fırfırlı mayolarımız ile peşinden koştuğumuz, “çocuklar ağlayın ki anneleriniz alsın” , “ağlamayana şeker yok” diye bağıran Pamuk Şekerci Amca…

Müziğini duyduğumuz an; rahmetli babaannemlerin evinden 5 kat merdiveni ikişer üçer atlaya atlaya indiğimiz, arabanın yanına koştuğumuzda soluk soluğa telaşla istediğimiz Amerikan dondurması…

Aksıra, tıksıra poşetlerinden yemeğe çalıştığımız leblebi tozu…

Zaman geçtikçe tadlar doğallığını yitiriyor, kağıtlara sarılmış, jelatinlerde el değmeden paketlemiş sakızlar, şekerler için yıllar sonra duygulanıp, satırlara dökebilecek miyiz hislerimizi? Hangi birisinin adı, tadı kalacak aklımızda?

Friday, 12 November 2004

360 derece İstanbul

  Asude1_4                                                          

                                                                                                   

İstanbul az önce gün ile vedalaştı ve gece ile kucaklaştı. Ben şimdi Kız Kulesi’nin en üst katında İstanbul ve mavilerin, lacivertlerin kavuşmasını izliyorum. Yine İstanbul, yine İstanbul diyeceksiniz ama, böyle bir şehirde yaşayıp da onu dilimden düşürmemem mümkün mü?

Gece olunca; çirkinliklerin, düzensizliklerin üzeri koyu renk örtüler ile örtülüyor. Gece olunca; yanan ışıklar ateşböcekleri gibi gözünü okşuyor insanın. Sahil yollarında seyir halindeki arabalar ışık oyunları oynuyor size.

Aylardan Ramazan olunca; camiler gerdanlıklarını takıyor. Vapurlar, karanlık denizin ortasında Üsküdar’dan Beşiktaş’a, Beşiktaş’tan Kadıköy’e, Kadıköy’den Eminönü’ne nazlı nazlı, ufacık yanan kandiller gibi süzülerek ilerliyor. Şu anda ben bu satırı yazarken kağıda bir ışık vurdu, başımı kaldırdığımda yanıbaşıma bir kandil bırakıldığını gördüm ve gülümsedim.

Dolmabahçe Sarayı o kadar ihtişamlı ki şu anda. Boğaz Köprüsü, hep aynı bildik tanıdık köprü. Işıklar üzerinde öylece asılı kalmış. Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Asya’ya geçme arzusunda  telaşlı yürekler bekleşiyor üzerinde.

Üsküdar Selimiye Camii’nin ışıklarına gözüm dalmış gitmişken, Seyir Bar’da çalan şarkı geliyor kulağıma. Denizin ortasında olduğumu hatırlatırcasına; “My heart will go on”…

Galata Kulesi’ni görebilmek için sandalyemde doğrulup biraz öne eğilmem, başımı azcık ileri uzatmam lazım. Topkapı Sarayı’nı görmek, Sultanahmet ve Ayasofya’nın ışıl ışıl silüetleri ile nefesimin kesilmesi için sandalyemde şöyle bir geriye yaslanıp, başımı sola doğru çevirmem yeterli.

Şöyle aniden başımı geriye atacak oluyorum ki, karşımda Haydarpaşa Garı.

Hatta barmenden bir jeton alıyorum; çıkıyorum balkona, dürbüne jetonu atıp dayıyorum gözümü merceğe.

Galata Köprüsü geliyor parmaklarımın ucuna. Ahırkapı Fenerini kollarımla sarabiliyorum. Adım atsam köprüde yürüyebilirim.

İstanbul’u 360 derece gözlerime yazabiliyorum.

Thursday, 04 November 2004

Irmak Tanrısı Osopos’un güzeller güzeli kızı: Sinope

Snop1_2_1

Sinope, ırmak tanrısı Osopos’un mutlu bir hayat yaşayan güzeler güzeli kızıymış. Güzelliği Tanrılar Tanrısı Zeus’un bile kendisinden geçmesine sebep olmuş. Zeus aşkına karşılık vermesi halinde Sinope’nin her istediğini dile getireceğini söyleyince; Sinope kendisine dokunmamasını söylemiş korku içinde. Tanrılar Tanrısı sözüne sadık kalarak, Sinope’yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz’in cennete benzeyen yemyeşil kıyılarına bırakmış.
Zeus Sinope’yi şimdiki Sinop ilimizin kıyısına bırakmış ki; Sinop’u bir kez gören herkes bu efsanenin doğruluğuna inanabilir. Sinop, Türkiye’nin en kuzey ucu İnceburun’a dek uzanan kale-şehir olarak kurulmuşduğundan tarih boyunca işlek bir liman yaşantısı sürdüren, tersane şehri olmuştur. Sinop tarih boyunca pek çok kültür ve yönetime de ( Bizans, Selçuklu, Candaroğlu, Osmanlı ) beşik olmuştur.
Sinop, zengin orman örtüsü, Karadeniz’deki uzun kıyısı, doğal kumsalları ve yaylaları ile güzelliklerle bezenmiş bir ildir. Sürekli dışa göç verme özelliği ile de tarihi ve coğrafi hiçbir bozulma yaşamamaktadır.

Bu tarihi & coğrafi bilgi demetini size sunduktan sonra, ilk görüşümde bana hayranlık ve şaşkınlıkla karışık değişik hisler yaşatan Sinop’u size de solutmak istiyorum. Gerçi güzel yurdumun cennet köşelerine ayak basmadan orayı soluyabilmemiz pek mümkün olmuyor ama belki fotoğraflar da yardımcı olabilir.

Samsun havaalanından sonra 2 saatlik bir yolculuk ile vardık bu şirin ile. En başta diğer Karadeniz şehirlerinden farklı görünmedi gözüme. Taa ki limana inene dek. Şipşirin bir liman, sıcacık bir mendirek, dizi dizi dizilmiş birbirinden güzel ve renkli Karadeniz tekneleri, kıyıya bağlı yüzer balık lokantaları ve tekne maketleri satan sevimli dükkanlar ile yüreğimi ısıtverdi Sinop. Bu sıcaklıkla, kaldığım 57 oteldeki (Sinop’ta konaklama imkanlarının çok fazla olmadığı konusunda sizi uyarmak isterim – gerçi son dönemde 1-2 butik otel açıldığı kulağıma gelen haberler arasında ) küçük odamda huzur içinde uyuyabildim.

Sinop’a iş için gittim ama nasıl bir iş? Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen Kulak Burun Boğaz alanında ileri gelen 150 hekim ile tekne turu. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşamüstü çayı ve akşam yemeği aynı teknede. Şöyle bir hayal etsenize ne kadar güzel. Teknemiz bütün gün Sinop kıyılarında nazlı nazlı salındı.
Kale ve cezaevini uzaktan gördükten sonra dilime dolandı; “dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar…” türküsü. Beyaz kumları ile ünlü Akliman, Akliman’ın tersine siyah kumlarla örtülü Karakum plajı, Insomnia filmini çağrıştırdı bana. Hamsilos Koyu’nu gördüğümde nefesim kesildi diyebilirim. Türkiye’nin tek coğrafi fiyordu olan bu koy, yapısı ile Osmanlı Donanması’nı Rus donanmasından koruyacak kadar gizli , saklı bir cennet.

Snop2_1

Konuklarımızı uğurladıktan sonra; ufak bir balık kaçamağı yaptık. Limanda ufacık bir sal üzerinde çok lezzetli bir yemek yedik.
Ve bu cennetten ayrılmadan önce Ayhan Usta’nın el yapımı teknelerinden almadan edemedik. Tekne sanatı; Sinop cezaevinden çıkan 2 mahkumun burada kalıp gemi modelleri yapması ve sonra çıraklarına öğretmesi ile yayılmış ve neredeyse tüm dünyaya ün salmış. Hepsi rengarenk el emeği göz nuru tekneler, fiyatları ise sudan ucuz.

Snop3_1_1

Sinop o kadar güzel ki; kelimeler yetmiyor tarifine. Ne diyebilirim mutlaka gitmelisiniz, görmelisiniz, gezmelisiniz, tatmalısınız, almalısınız…

Not: Fotograflar Atlas Tatil Dergisi Temmuz 2004 sayısından alinmistir.

Thursday, 28 October 2004

Siz Hiç Pelikan Gördünüz mü?

Erdekyaz2_4

Her kış yaz gelsin diye dua eder, her yaz da yeniden kış olmasın diye ağlardım. Yazları neden mi bu kadar sevinçle bekliyordum? Çünkü havalar ısınıp da bir de okullar kapandı mı; önce alışverişe çıkılır, yaz için ciciler alınır ve sonra bavullar hazırlanarak Erdek’e doğru yola çıkılırdı.
Erdek neresi mi? Hani coğrafya derslerinde şekli nedeni ile fareye benzetilen Marmara Denizi’nin güneyindeki Kapıdağ Yarımadası’nda şirin mi şirin bir tatil yöresi. Coğrafi olarak Balıkesir iline bağlı ve hızlı feribot seferlerinin düzenlendiği Bandırma’ya 20 km. mesafede. Kışın 23.000 civarında seyreden nüfus, yazın başta İstanbul ve Ankara’dan gelen yazlıkçılar ile 100.000’lere kadar ulaşıyor.
Çoğu Girit kökenli halk geçimini zeytincilik, zeytinyağı üretimi ile sağlıyor. Girit kökenli olduklarını özellikle belirttim çünkü görebileceğiniz en güzel mavi, yeşil gözler Erdekliler de. Küçükken tek tük olan apartmanlar ve evler hep zeytinliklere komşu idi ve biz zeytinlikler içinde oyun oynar, ağaç evler yapar, evcilik oynamak için çadırlarımızı kurardık. Yaşımız büyüdükçe
halk daha çok kar getiren inşaat sektörüne yöneldi, zeytinliklerin sayısı ve yayıldıkları alanlar azaldı, yerlerini çok katlı apartmanlardan oluşan yazlık siteler almaya başladı.
Erdek, turizm yatırımları açısından da oldukça elverişli. İlçe de şehir merkezinin sağ ve sol yanında uzanan 10 km.lik iki ayrı sahil şeridi var ve bunlardan sağdaki oteller koyu olarak adlandırılıyor ( ki burada 2-3 tanesi 5 yıldızlı olmak üzere irili ufaklı 100’den fazla otel & motel & pansiyon bulunuyor ), soldaki Kurbağalı Mevkii ( içerisinde akan kurbağalı dere nedeni ile bu isim verilmiş) ise yazlık yerleşimin %80 ine, anfi tiyatroya, Seyitgazi Tepesi’ne evsahipliği yapmakta.
Kurbağalı mevkii’ne, ben çocukken Kanava deniliyordu. Asıl adı Kanlıova olan mevkii, zaman içinde halk arasında dilden dile Kanava adıyla anılmaya başlanmıştı. Hazır yeri gelmişken küçük bir hikayeyi aktarayım; İstiklal Savaşı sırasında çarpışmalarda yaralanan Seyit Gazi, kopan başı ile at üzerinde buradaki tepeye çıkar, ve tepenin en yüksek yerinde hayatını kaybeder. Ve orada gömülür, daha sonraki dönemlerde halk bu kahraman gazi için bir türbe yapar ve onu ziyarete başlar. Zamanla bu tepe ve türbe dua edenlerin, dileği olanların, yardım dileyenlerin tepeye tırmanarak ziyaret ettikleri, taşlara dileklerini yazdıkları, ağaçlara çaputlar bağladıkları bir ziyarethane haline gelir.
Şimdi tüm bu anlattıkların ile yazının başlığı arasında nasıl bir bağlantı var diyeceksiniz? Hemen anlatayım:
Erdek_yaz1_1

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin en güzel günlerinin geçtiği şirin sahil kasabasına bir gün davetsiz konuklar geldi. Kimler mi? Pelikanlar! Hani şu çizgi filmlerde kocaman gagalarının açıp, kilolarca balığı bir anda yutan sevimli hayvanlardan. Sonradan Rusya’daki soğuklardan kaçarak geldiklerini öğrendiğimiz pelikanlar, yaklaşık 1 ay Erdek’te misafir oldular. Misafirliklerinin ilk haftasına denk gelen bayram tatili sebebiyle onları izleyen meraklı göz sayısı arttığı gibi, tatilciler sayesinde her gün kilolarca taze balık da yiyebildiler. her şeye bağlandığımız gibi onlara da bağlandık, kimileri isim verdi onlara, kimileri resmini çizdi, belediye korumanın ve Erdek’in simgesi haline getirmenin yollarını aradı, logo çalışmalarına dahi başladı. Ve bir sabah uyandığımızda onlar gitmişti. Günlerce belki yeniden gelirler diye mendirekte bekledik, çocuklar mahzun kaldı, onlar sayesinde hergün arabasında kilolarca balık satan balıkçı ise boynu bükük…

Wednesday, 13 October 2004

Şehrin ortasında sıcacık bir Cennet: Cihangir'de Smyrna

Smyrna
Bu şehri ne kadar sevdiğimi herkese ve bulduğum her fırsatta anlatırım, beni tanıyanlar bilirler. Sabahları 08:15 vapurundan indiğimde deniz kenarında şöyle bir durup ben bu şehri seviyorum diye düşünürüm. İstanbul'a soğuk havalar da çok yakışıyor, puslu bir havada; bu kadar güzel görünen başka şehre bir rastlamadım. Dün İstanbul bir anda buz gibi bir havaya ve yağmura teslim oldu. Haftasonu tshirtlerimizle gezerken dün sabah acele ile naftalin kokan montlarımızı geçiriverdik üstümüze. Bütün gün koşuşturdum oradan oraya ve akşam canım bir yerlere gitmek istedi. Tam bir mekan gurusu olan arkadaşım Pelin'i aradım ve Taksim'de buluşmak için sözleştik. Ama bu sefer benim programım hazırdı. Geçen hafta Malatya yolculuğum sırasında okuduğum dekorasyon dergisinde gördüğüm ve orada olmalıydım diye iç geçirdiğim Smyrna Cafe'yi aradım ve rezervasyon yaptırdım. Ve Pelin'i de takıp koluma verdim elimi Cihangir'e...
Çocukluğumuzdan beri hep duyar, ara sıra da gideriz Cihangir'e. Hatırlıyorum ünlüler kahvesinde reklam sektörü ile ilgili bir iş görüşmesi yapmış, mekanın ve etrafta oturan tanıdık yüzlerin etkileyiciliği ile hemen olur demiştim. Reklam dünyası maceram kısa sürdü ama sayelerinde Cihangir'e sık gidip gelmeye başladım. Ama son 2 yılda Cihangir'deki değişim inanılmaz. Hepsi birer zevk ürünü sıcacık mekanlar ile eşsiz bir uğrak yeri oldu. Aynı zamanda İstanbullulaşma macerasında bir okul gibi.
Smyrna3
Gelelim Smyrna'ya; o soğuk havada kapısından girdiğiniz anda dekorasyonu ve içerideki insanlar ile yüreğinize bir el dokunuyor. Rahmetli dedemlerin evi geldi bir anda aklıma, kadife koltukları ve sandalyeleri görünce. Bize öyle bir masa hazırlamışlar ki, kırmızı iki kadife koltuk karşılıklı, ortada ahşap antika bir masa ve koltuklar ile aynı renkte çiçekler. Menüler geldiğinde; uzun süre seçim yapamıyoruz o güzel başlıklar arasından. Ve sonunda oradan buradan bir sürü sipariş veriyoruz. Falafel konusunda çok iddialılar! Türkiye ve yurtdışında pek çok kez Falafel yedim ama Smyrna'nın tadını ve sunumdaki inceliği hiçbiryerde bulamadım. Bize çok güzel ev sahipliği yaptıklarını belirtmeliyim. Yemek bitiminde hesabı istediğinizde masaya gelen otobüs şeklindeki metal kalem kutusu gerçekten yürek sızlatır. İlkokulda çoğumuzun uzaktan iç geçirdiklerimizden...
Bu aralar bir alışkanlık yerleşti bize. Keyifle yemeklerimizi yedikten sonra birbirimize şöyle soruyoruz: "Kahvemizi başka bir yerde içelim mi?" Kahve sohbetimiz, kimbilir yarın ya da yarından yakın.

Not: Yanımda bir fotoğraf makinem olmadığı için resimler size www.smyrnacafe.com sitesi sayesinde ulaşabildi, teşekkürler

Tuesday, 12 October 2004

Günbatımını Dünyanın 8. Harikası’nda İzlemek…

Nemrut2_1
Geçtiğimiz hafta organize ettiğimiz Kardiyoloji Sempozyumu nedeniyle Malatya’daydım. Tanrı biliyor ya sosyal program alternatiflerini hazırlarken Nemrut’u görebilmek için çok dua ettim. Dualarım kabul oldu ama Dünya’nın 8. harikasını görebilmenin tabir-i caizse bu kadar acı verebileceğini hiç tahmin etmemiştim. Kısıtlı olan zamanımız nedeniyle Nemrut’a Malatya – Pötürge yolu üzerinden gitmeye karar verdik, bu yol Adıyaman yolu’nun aksine ( Malatya – Adıyaman – Nemrut yolu 220 km. ) 90 km. idi. Pratikte her şey çok güzeldi. Yola çıktık ve 90 km.lik toprak ve virajlı yolu tam 3,5 saatte alarak Nemrut’a ulaşabildik. Yol o kadar kötüydü ki, dağ başında otostop çekmek pahasına da olsa bazı konuşmacı doktorlarımız araçlardan inerek, bizden ayrıldılar.
Gelelim Nemrut’a… Doğu-Batı Medeniyetinin, 2206 m. Yükseklikte muhteşem bir piramitteki kesişme noktası, Dünyanın sekizinci harikası Nemrut. Yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleriyle, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer almakta. Bu büyüleyici manzara ile karşılaştığımda yorgunluktan titreyen bacaklarıma, heyecandan kesilen nefesim de eklendi. En güzel kısmı da rüzgarın savurduğu tozun toprağın arasında Doğu terasında yüzlerce turist ve yerli tur grubu ile karşılaşmaktı. Güneşin batışı seramonisini izleyebilmek için kayalar üzerinde kendilerine en güzel yerleri seçenler, ellerinde şarap kadehleri ile heyecanla bekliyor, sanki bir Komagene ayinine hazırlanıyorlarmış izlenimi veriyordu.
Nemrut
Asıl adı Ankara dağı olan bu dağa Nemrut adının verilmesinin bir hikayesi var. Uzun yıllar içinde burayı ziyaret edenler geldiklerinde asık suratlı heykelleri gördüğünden; birbirlerine aktarırken Nemrut suratlı heykellerden sözederler ve zaman içinde dağa Nemrut Dağı denmeye başlanır ki; asıl Nemrut Dağı Ağrı yakınlarında Nuh’un Gemisi’ninde kalıntılarının bulunduğu bölgededir.
Uzun çalışmalar sonunda Nemrut’da bululunan Grekçe yazılı kitabe Alman bilim adamlarınca çözülür ve bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrud Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir. Yunanca “Genler Topluluğu” anlamına gelen Kommagene, ismiyle bağdaşırcasına, Grek ve Pers Uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallıktır. Nemrut Dağı ve iki Arsameia şehrindeki kült yapılarıyla Kommagene Krallarının en ünlüsü olan 1. Antiochos devri (İ.Ö. 69-38), krallığın en zengin dönemidir. Bu tepede, 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan bir tümülüs ve tümülüsün üç tarafını çevreleyen kutsal alanlar inşa ettirmiştir. Tümülüs, Kral 1. Antiochos’un şerefine tertiplenen törenlere mahsus 3 terasla çevrilidir. Doğu, batı ve kuzey terasları olarak adlandırılan bu alanlardan doğu ve batı teraslarda; sıra halinde dizilmiş blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde muhteşem heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmakta.
Güneş tepede nazlı nazlı salınırken, Nemrut’da nefesler tutuluyor, etraftan çıt sesi bile duyulmuyor. Rüzgarın hızı artıyor, güneş kızıl bir şal atıyor omuzlarına ve sonra onu izleyen yüzlerce meraklı gözün önünde şımarık bir genç kız gibi bir anda ortadan kayboluveriyor. Siz daha makinenizin deklanşörüne mi basayım? Başkaları şaraplarını mı içsin diye düşünemeden kendinizi bir kızıllığın ortasında buluveriyorsunuz.
Derim ki, Nemrut’u mutlaka görün. Ama bu eşsiz ören yerinin, yorgunluğunuza esir olmaması için mutlaka Adıyaman üzerinden ulaşın. Çünkü 220 km.lik yolun sadece son 40 km. si virajlı, kalan kısmı otoban. Nemrut yolu üzerindeki sevimli mi sevimli tesislerde alabalık yiyebilirsiniz. Ve yanınızda mutlaka bir kamera ya da fotoğraf makinesi bulundurup bu guzelligi olumsuzlestirin.

Yazar Hakkinda...

Neler mi Okuyorum?

  • anthony bourdain: mutfak sırları
    "aşçılık dünyasından mahrem maceralar"
  • Yılmaz Karakoyunlu: Ezan Vakti Beethoven Perize
    Fonda ihtilal Türkiye'si, perdede Aşk... (****)
  • Saffet Emre Tonguç & Fatih Türkmenoğlu: Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer
    Bir başucu ve sırt çantası kitabı. Acaba nereye gitsek sorularına 101 eşsiz yanıt

Neler mi Tadıyorum?...

  • ofiste ;) ofis 3 5
  • Pelit Pastanesi'nde Ekpa

Recent Comments

copyright © 2004-2007